Bazı yerler vardır ki insan anında aidiyet hisseder. Benim için Lübnan böyledir. İlk ziyaretimden itibaren, ülkeden ayrıldıktan sonra çekeceğim hasreti dindirmek için hep geri dönmek, tekrar ziyaret etmek ihtiyacı hissettim. Bu makalede bahsedeceğim seyahat Lübnan’a sekizinci ziyaretimdi. Önce ilk gidişimden kısaca söz edip asıl mevzuya, Trablusşam Mevlevihanesi’ne, geleceğim.
Amerika’da lisans okurken değişim için (orada Erasmus yok) bir Arap ülkesinde okumak istiyordum. Fakat fakülte başkanıyla konuştuğumda Lübnan veya Mısır’ın imkânsız olduğunu, Orta Doğu’da seçeneklerin Türkiye, Ürdün, Katar, Fas veya İsrail olduğunu söyledi. Öyle olunca dil ve kültür rahatlığını düşünerek Türkiye’yi seçtim ve 2016 yılında bahar dönemini Koç Üniversitesi’nde okuyarak İstanbul’da altı ay vakit geçirme fırsatım oldu.
Daha evvel Türkiye ve İstanbul’a gelmiştim ama bu ziyaretler gurbetçi usulüydü, yaz tatillerinde kısa akraba ziyaretlerinden ibaretti. Hakeza, İstanbul’da okumaya karar vermemin iki sebebi vardı: hem kendi başıma ata topraklarımı tanımak hem de şehrin coğrafi mevkiinden istifade ederek bölgedeki ülkeleri görebilmekti.
Birkaç arkadaşımla beraber Lübnan’a gitmeye karar verdik. Bu benim ilk Lübnan seyahatimdi. Uçaktan iner inmez hem yakınlık hem de yabancılık hissetmiştim. O zamanlar Arapça bilmiyordum fakat onun haricinde kalan her şey—insanları, hissiyatı, mimarisi ve yemekleri—bana tanıdık gelmişti. Beyrut’u Türkiye’deki memleketim olan İzmir’e çok benzetmiştim. Ortak noktaları fazlaydı—ikisi de liman şehriydi, ikisi de geç Osmanlı döneminde önemli ticaret merkezlerindendi ve ikisi de Osmanlı döneminde muhtelif milletlere ev sahipliği yapmıştı.



İlk ziyaretimde Cünye, Baalbek ve Cübeyl’i görme fırsatım oldu. Bir haftalık seyahatin sonunda ülkeden derin bir hayranlıkla ayrıldım.
Sonraki yıllarda Lübnan’a altı defa daha gittim ve neredeyse tüm ülkeyi gezebildim. En son 2025 Mayıs ayında tekrar gitme fırsatı buldum. Doktora araştırmam vesilesiyle yeniden İstanbul’da bulunduğum bir dönemde iki arkadaşımla beraber Beyrut, Cübeyl, Betrûn ve Trablus’a gittik.
Beyrut kozmopolit bir şehirdir. II. Abdülhamid devrinde şu anki halini alan bir liman şehridir. Sünni, Şii, Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks, Mârûnî Katolik ve Dürzi camiaları bir arada yaşıyor. Hem savaş dehşetinden kaçan Suriyeli mültecilere hem de 1948’teki Nekbet (felaket, Nakba) adlı soykırımdan Lübnan’a sığınan çok nesilli Filistinli mülteci nüfuslarına ev sahipliği yapıyor.
Uzun lafın kısası, Beyrut, Osmanlı’nın kavmî ve mezhebî çeşitliliğinin modern bir şehirde hâlâ devam ettiğinin görülebildiği sayılı şehirlerdendir. Ülkede 25 sene süren iç savaşın izleri her yerde görülebilir durumda. Bazı mahalleler tek bir mezhebe ait; örneğin Eşrefiyye Marunilerin, Dâhiye Şiilerin, Burc Hammûd ise Ermenilerin.
Bu seyahatte bir arkadaşımla taksiye binip Trablus yoluna revan olduk. Trablus veya Osmanlı’daki namıyla Trablusşam, ülkede Sünnilerin kalesi olarak biliniyor. Osmanlı ve Memluk dönemlerinde bölgedeki siyasi ve ticari merkezlerden biri. Bugün ise Beyrut’tan sonra Lübnan’nın ikinci büyük şehridir. Maatteessüf şehir biraz ihmal edilmiş vaziyette. Belediye hizmetleri oldukça zayıf ve iktisadî açıdan Beyrut’un gölgesinde kalıyor.
Bu eleştirilere rağmen Trablus’un her köşesi buram buram tarih kokuyor. Tarih içerisinde buradan geçen farklı devletlerin izleri şehrin her sokağında mevcut. Roma’dan el-Mina limanı, Haçlı Seferleri’nden kalma kocaman tepeden denize bakan Trablusşam Kalesi (Saint-Gilles Citadel) ve bilhassa şehrin bugünkü çehresini veren Memlük ve Osmanlı dönemlerinden kalan muhteşem evler, hanlar, çarşılar, hamamlar ve camiler ile Trablus manzarası meydana geliyor.
İlk durağımız El Mansuri Camii-i Kebir’in 13. yüzyıldan kalma girişinde, TİKA desteğiyle yapılan tadilatı gösteren tabelayı görmek, iki ülke arasındaki ilişkilerde tarihin ne kadar belirleyici olduğunu bir kez daha hissettirdi. İkindi vaktinden sonra vardığımızdan dolayı cami boştu. Avlusunda birkaç fotoğraf çektikten sonra içine girdik. Devasa kireçtaşı sütunları, yüksek tavanı ve yepyeni kırmızı halıları göz çarpıcı bir manzara oluşturuyordu.



Sonraki durağımız çarşının eteğindeki Memluklerden itibaren faaliyet gösteren Hamam el-Abd oldu. Pazar günü olduğundan dolayı çarşının çoğu kapalıydı ama mümkün olduğu kadar gezdik. Çarşının diğer tarafından çıkarak tarihi Haçlı Seferlerine dayanan Trablusşam Kalesine yürüdük. Osmanlı’nın Bilad-ı Şam’ı fethettiği zaman kalenin hali harabeydi ama Kanuni Sultan Süleyman kaleyi yeniden inşa ettirip bugünkü haline getirdi.
Kalenin duvarının üstünden denizi seyrettikten sonra dünyaca şöhret kazanmış El Hallab tatlıcısına uğrayıp künefe ve Türk kahvesi eşliğinde mola verdik. Onun ardından daha önce gelmiş olan bir arkadaşımın tavsiyesiyle Trablus’un yeni restore edilen (yine TİKA tarafından) Mevlevihane’yi görmeye karar verdik.[1]
Trablusşam Mevlevihanesi 1619 yılında Osmanlı’nın Şam fethinden bir asır sonra Sultan II Osman devrinde Osmanlı hükumetinde memurluk yapan Samsunlu Ali Paşa tarafından inşa edildi. Bu tekkenin banisi, tekkenin tesis edilmesiyle beraber vakfını resmi hazineden alarak, Trablusşam Mevlevihanesi’nin devletle bağlantısını sağlamıştır. Hac yolunda yer alan tekke mühim Osmanlı zatların ziyaret ettiği bir yer de oldu.
1672 senesinde Şam seyahatinde Evliya Çelebi de Trablus’a gittiğinde şehirde yedi tekkenin olduğunu anlatır ve Trablusşam Mevlevihanesini şöyle tarif eder,“Amma cümleden mamur ve havadar ve bi-nayi latif ve teferrücgâh ve mesiregâh kal’anın ardı şarkisinde şehir içinden cereyan eden şehri (nehri) Gumeyzanın kenarında bir mürtefi yerde tekye-i hazreti Mevlana yani melevihane bağ-ı iremin içinde limon ve turunc ve gül gülistan bülbüldestanlı yerde bir hoşhava ve hoşbina Mevlevihane-i ra’nadır.”[2]
Yahya bin Ebi’üs-Sefâ bin Ahmed ed-Dımeşkî (ö. 1643), İbn Mahâsin adıyla meşhur olan Şamlı âlim de Trablus’ta geçirdiği zamanı seyahatname haline getirir.[3] 1639 yılında Trablus’u ziyaret eden İbn Mahâsin, şehirde çok fazla zaviye ve canlı bir sufî ortamın olduğunu anlatır.[4] Tekkeyi gezdiğinde en ünlü şeylerinden olan Fedâ’î Dede el-Ayntebî ile tanışır. Fedayi Dede’nin Türkçe divanı ve Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ın Türkçe’ye tercüme ettiğini ve “Mevlevilerin zaviyesinin şeyhi” Muhammed Efendi er-Rûmî olduğunu da söyler.[5]
Ayrıca 1700 senesinde meşhur Şamlı mutasavvıf Abdülganî bin İsmail en-Nabulsî de mevlevihaneyi iki defa ziyaret etmiştir.[6] Nabulsî, tekkenin “münif (ulu) ve mürtefi’ (yüksek) yerleri, güzel bir mak’ad (meclis odası), geniş yüksek kubbeli tavanı ve sütunlara dayanan semahanesi ve beyaz mermerden fışkiyelerinden su geldiğini” anlatır.[7]
Tekkenin olduğu yer aynı Evliya Çelebi’nin tasvir ettiği gibi, şehrin içinden geçen Ebu Ali nehrin kenarında fakat beyaz ve diğer Mevlevihanelerden farklı Memluk ve Osmanlı esintili mimarisine sahip binayı gördüğümüz halde dolambaçlı bir yolun aşağısında olduğu için girişi zor bulduk.
Taksi şoförümüze en fazla yarım saat kalacağımızı söyleyip tekkenin kapısına yürüyüp çaldık ama kimse açmadı. Mevlana’ adlı kafedeki çalışanlara sorduk, “bekçiyi tanıyoruz ama bizde numarası yok” dediler. Tekkenin kapalı olması beni hayal kırıklığıyla uğrattı—ikinci defa Trablus’u ziyaret ediyordum ve çok merak ettiğim bir yerin halka yeni açılmasına rağmen giremeyeceğim düşüncesi beni üzmüştü. Zaten pes etmek için bir sürü sebep vardı—Beyrut’a bir saat yol vardı, taksiciyi bekletiyorduk ve arkadaşımın sabrı her geçen dakika azalıyordu. Nedense bunlara rağmen vazgeçmek istemiyordum ve ‘bir daha ne zaman geri geleceğiz’ diyerek biraz daha kalmamız için ısrarda bulundum.
Adamlara bizim İstanbul’dan gelip Mevlevihane’yi görmek istediğimizi söyleyince diğer kafeye sormamızı söylediler. Orada bir genç irtibatımızı sağlamak için uğraştı. Bu sırada onunla sohbet ettik. Arapça bilmeme sevinerek kendisinin İstanbul seyahatinden bahsetti. Bekçiye ulaşma çabalarımızın üzerinden neredeyse yarım saat geçti ve biz tam pes edip dönecekken bekçiden telefon geldi ve özür dileyerek hemen geleceğini söyledi.
Kafamda tasavvur ettiğim bekçi orta yaşlarda tipik Lübnanlı amcaydı ama karşımıza gelen bekçi 19 yaşında kısa boylu bir Trabluslu gençti. Çok özür diledikten sonra bizi gezdirmeye başladı. İngilizce ve Türkçe bilmediği için bana Arapça anlattı sonra ben arkadaşıma tercüme ettim.
İlk olarak meydanı gezdik sonra mescid, matbah (mutfak), çilehane ve son olarak şeyhin kaldığı kısım. Meydanın duvarlarında Osmanlı camilerindeki alıştığımız büyük sülüs hattıyla yazılan Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Osman, Ömer, Hasan ve Hüseyin levhaları asılıydı. Marangozluk işlerinin parlaklığı ve sağlam ahşabı da dikkatimi celbetti. Ayrıca her Mevlevi tekkesinde olan kocaman bir ‘Ya Hazret-i Mevlana’ levhası da mevcuttu. Tekkenin mescidi ve Nabulsi’nin naklettiği mak’adda kırmızı halılar ve motifli minderler serilmişti.



Şükür ki beklemişiz. O zamanlar tez konum mevlevilikle ilgili değildi Şu anki projem ise XIX asırda Konya Mevlevileri hakkında olması da acayip bir alamet-i kaderdi bence. Yeni tez konum artık diplomatik tarih değil, Mevlevi tarihi hakkında olacaktı. Danışmanımın tavsiyesiyle 19. asırda Konya Mevlevileri Bab-ı Âlî münasebetleri hakkında bir projeye geçiş yapmaya karar verdim. O zamandan itibaren o bekçi, Yasin el-Türabi, ile hâlâ irtibattayız.
Trablusşam Mevlevihanesi Trablusşam Eyaleti’nde dört asır boyunca Osmanlı’nın Mevlevi kültürünü yaşatan hem siyasi hem irfanî bir merkez olmuştur. Akademisyen Sezai Küçük ’ün tetkikine göre tekkenin şeyleri silsilesi şöyledir: Celâli Ali Dede 1673, Abdülcelil Dede 1695, Mustafa Dede 1808, Şakir Dede, Ahmed Dede 1910 ve Şefik Dede 1931.[8]
Osmanlı dönemi, Cihan Harbinden sonra Fransız mandası ve Lübnan Cumhuriyeti devirlerinde Trablus’taki tasavvufi hayatın önemli merkezlerinden olan Mevlevihane’nin 1975-1990 Lübnan iç savaşına kadar ayinlerinin devam edildiği görülür. İç savaşı esnasında tekkenin kubbesi ve mescidi ciddi hasar görmüştü ve sonra savaş mağduru ailelerine hoyrat olarak kullanılırken hırsızlık sebebinden harabe ve metruk haline gelmiştir.[9]
Osmanlı bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti tarihte dünya üzerinde kadim geçmişinin nişanesi olan yapılara ihtimam göstermeye, bu topraklarla olan bağlarını diri tutmaya gayret etmektedir. Bu durumun örneklerinden biri olarak zaman içerisinde bakımsızlıktan harabe haline gelen Trablusşam Mevlevihanesi TİKA tarafından ciddi bir restorasyona layık görülmüştür.[10]
Yaklaşık yüz yıllık bir aradan sonra Trablusşam Mevlevihanesi’nin Trablus’un manevi hayatına yeniden kazandırılmış olması bir binanın inşasından çok daha fazlasını ifade eder. Bu mekân tarihi bir kalıntı değil, Lübnan ve Türk halkı için müşterek bir miras; iki toplum arasında köprü kuran, yaşayan bir hatıra olduğu gibi ortak bir geleceğin de alameti farikasıdır.
[1] https://tika.gov.tr/tarihi-trablussam-mevlevihanesi-tikanin-destegiyle-kulturel-bir-merkez-haline-getirildi/
[2] https://archive.org/details/evliyaelebiseyah09evli/page/408/mode/2up, 409-410.
[3] https://tarajm.com/people/65905
[4] https://ketabonline.com/ar/books/56939/read?part=1&page=18&index=5929092, 18.
[5] https://ketabonline.com/ar/books/56939/read?part=1&page=18&index=5929092
[6] https://islamansiklopedisi.org.tr/nablusi-abdulgani-b-ismail
[7] https://isamveri.org/pdfdrg/D01610/1996_2/1996_2_GLASSENE.pdf
[8] https://www.semazen.net/trablussam-mevlevihanesi-2/

Yorum Yaz