Geçen yıl İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden biri olan Endülüs’e seyahat etmek nasip olmuştu. Bu yıl aynı tarihlerde Endülüs’e seyahat edecek bir arkadaşım bana danışmak için aradığında; kerahet vakti daldığım uykumdan henüz uyanmış, uyandığımı dahi anlayamadan bir saati aşkın süre kesintisiz Endülüs’e dair hatıralarımı anlatmıştım. Neyse ki hâlâ zaman zaman Endülüs’ü rüyalarımda görüyorum. 😊 Bildiklerim derli toplu olmadığından, hislerimi de hakkıyla ifade edememekten çekindiğimden ötürü yazmaya yeltenmemiştim ama dostum Sabri’nin verdiği cesaretle bu mükemmeliyetçi tavırdan arınarak masanın başına oturdum. “Yazılmayan unutulmaya yüz tutar, hatırlanmaya değer sayılmaz.” Belki size Endülüs’ün tarihini, sanatının inceliklerini vesaire anlatamam ama her seyahatin kendine has güzellikleri vardır; hiç olmazsa başımdan geçenleri anlatırım diyerek besmelemizi çekmiş olalım.
Muhabbet ehli dostum Furkan ile bir telefon görüşmesi esnasında, birkaç hafta sonra ikimizin de vaktinin müsait olacağını düşünerek bir seyahate niyetlendik. Yeşil pasaportlarımızın son demleri olması hasebiyle, Avrupa’da kadim medeniyetimizin mühim eserlerinin bulunduğu, tarihimizde ve gönlümüzde önemli bir yer ihtiva eden Endülüs’te karar kıldık. Bir gün içerisinde biletlerimizi aldık. Meşguliyetlerimizden ötürü bu süre zarfında yeterince okuma yapamasak da seyahatin en güzel yanı, halis niyetlerle zuhurata tabi oluşumuz; bu vesileyle karşılaştığımız güzel insanlar, Endülüs’ün ruhunu yaşatan Müslümanlarla kurduğumuz muhabbetler ve kadim mekânlarla kurduğumuz ünsiyetti.
Seyahat öncesi Konya’daydım, birkaç günümü de İstanbul’da geçirme fırsatım olmuştu. Konya’da, İslam tarihçisi ve Moriskolar üzerine çalışmaları bulunan Hüseyin Gökalp Hoca’yı ziyaret ettim. Bölgenin ruhunu idrak etmemizi kolaylaştıracak bir muhabbetin yanı sıra hareket kabiliyetimizi artıracak tavsiyelerinden de istifade ettik. Bilhassa, başta rotamıza dâhil etmediğimiz Tuleytula için kendisine minnettarım. Kitapçıda bulamadığım Moriskolar kitabını da imzalayıp hediye etti, sağ olsun.
İstanbul’dayken, yol azığı niyetine İhsan Süreyya Sırma’nın Ah Endülüs kitabını edinecektim. Bunun bahsi geçince eski dostum Muhammed, birkaç hafta evvel İhsan Hoca’nın görev yaptığı camiye geldiğini, muhabbet ettiklerini ve kendisine bir iade-i ziyarette bulunmak istediğini söyleyince; bu vesileyle Beyan Yayınları’nın kapısını çaldık. Nasipliymişiz ki önceden randevulaşmamış olmamıza rağmen hoca bizi kabul etti. Bir saatten biraz uzun bir süre muhabbetinden ve nasihatlerinden istifade etme imkânı bulduk. Ah Endülüs kitabının ilk sayfasına ismimi ve imzasını iliştirip bizi uğurladı. Endülüs’te bir şehirden diğerine geçerken Ah Endülüs’ün sayfalarını da eş zamanlı olarak çevirmeye gayret ettim.



İlk durağımız Madrid. Uçaktan iner inmez Madrid Merkez Camii’ne koştuk. Abdestimizi alıp mescide çıktığımızda ezan vaktine denk gelmiştik. Öğle namazını cemaatle kılarak Endülüs seyahatimize başladık. Madrid’den hatırımda bunun dışında pek bir şey kalmadı doğrusu. Belki de biz ıskaladık. Bana kalırsa Madrid’in en güzel kısmı Toledo’ya yakın olmasıydı. Bir sonraki günün ilk otobüs seferiyle yaklaşık 50 dakikalık mesafede bulunan, şimdilerde Toledo olarak bilinen, Endülüs’ün önemli ilim merkezlerinden Tuleytula’ya doğru yola çıktık ve bütün günümüzü orada geçirdik.



UNESCO koruması altında bulunan tarihi şehir içerisinde birçok Endülüs mirası yapının yanı sıra şatafatlı bir katedral, manastır ve mimari detayları göze çarpan müze hâlinde bir sinagog vardı. Helalinden yemek için Müslüman restoranlarını tercih ettik. Karşılaştığımız Müslümanlara namazımızı eda edebileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk ama ne yazık ki şehir merkezinde bir yer bulamadık. Tarihi binalardan birinde faaliyet gösteren Kastilya Üniversitesi (UCLM)’nin koridorlarına seccademizi serip bu ihtiyacımızı giderdik. Müslüman öğrencilerle de dilimiz döndüğünce muhabbet etmeye çalıştık. Umarım bir dahaki sefere onları daha aksiyoner görürüz; Endülüs mirası olup hâlen hatırı sayılır Müslüman nüfusun bulunduğu bu şehirde, Müslümanların varlığını daha derinden hissetmek isterdim. Bir vakti de çan kulesine çevrilmiş bir minarenin tepesinde kılmak enteresan bir hatıraydı.
Hüseyin Hoca’nın tavsiyesi üzerine rotamıza eklediğimiz bu şehir seyahatimizin bir parçası olmasaydı, sonradan öğrendiğimde bu kadar yaklaşıp gidemediğime üzülürdüm doğrusu.
Büyük kısmı bir hilal gibi Tajo Nehri ile çevrili şehrin; Müslümanlar tarafından yapılan Bisagra Kapısı, yine Müslümanlar tarafından yapılan Alcantara Köprüsü ve Endülüs sonrası yapılan San Martin Köprüsü olmak üzere üç farklı girişi bulunuyor. Şehrin tarihi kısmının binaları ve sokakları bir bütünlük hâlinde muhafaza edilmiş. Bisagra Kapısı’ndan girdikten sonra karşınıza Babü’l-Merdum Camii çıkıyor. Tabii ki şu anda böyle anılmıyor; kiliseye çevrilmiş ve şimdi müze olarak faaliyet gösteriyor. Bunun gibi Endülüs’ten kalma birçok camiyi kiliseye, minareyi çan kulesine çevrilmiş şekilde ziyaret edebilirsiniz.



Toledo sokaklarında gezinirken buralı olduğunu bilmediğimiz bir roman kahramanına, Don Kişot’a rastladık. Kurtuba’yı ikinci Kudüs kabul edecek kadar Endülüs’e bağlı bir yazar olan Garaudy’nin Don Kişot ile kurduğu bağ aklıma geldi. Zira Cervantes, Don Kişot’un hikâyesini aslında Toledo’nun Alcaná pazarında bulduğu Arapça bir el yazmasından tercüme ettiğini söyler. Garaudy’ye göre bu detay basit bir kurgu değildir; o, bunu Endülüs’ün yitik hikmetinin taş duvarlar arasında hâlâ nefes alıp verdiğinin bir nişanesi sayar ve “İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kişot benim üstadımdır,” der.
Günün sonunda son seferle Madrid’e dönmek üzere otogara gittik. Otogarın yanında “French Tacos” adında bir fast food dükkânı vardı. Helal ibaresi yer almasa da vegan yiyecekler ile biraz atıştırabileceğimizi düşünerek içeri girdiğimizde, içeride sadece Müslümanların olduğunu görüp şaşırmıştık. Üniversitede tanıştığımız Müslüman öğrencilerle de burada tekrar karşılaştık. Müslümanların perde arkasında kalmış yaşantısı zorlu zamanların bir tesiri ve alışkanlığı olabilir. Tuleytula benim için Endülüs’ün belki de en hatırlı şehri oldu diyebilirim. Yalnızca bir günümüzü geçirebildiğimiz bu şehir, bana kendi hâlinde, gözden uzak, asude bir yaşam esintisi hissettirdi.
Bir yazı serisi hâlinde ele alacağım Endülüs seyahatimin ilk bölümünü bu şekilde tamamlamış oldum. Serinin devamında Sevilla, Kurtuba, Granada, Malaga, Tarifa ve Cadiz ile yolculuğumuza devam edeceğiz.

Yorum Yaz