Edeple Vurulan Tokmak, Sabırla İçilen Çorba
Kadim Üsküdar; her köşesiyle sanatın, zarafetin ve aşkın menbaı olmuş mübarek bir beldedir. İnsan buranın havasını bir kez ciğerlerine mihman ettiğinde, o nefes onu yolda koymaya değil, bilakis yola revan etmeye yeter de artar. Gelin, o eski Üsküdar’ın sokaklarında bir hayal yolculuğuna çıkalım; ruhumuzu bu asude iklimin kokusuyla yıkayalım.
Bu niyetle yola koyulup sokakları aşmaya başladığımızda, her bir köşeden ayrı bir zikrullah lezzeti duyulur. Uzaktan uzağa yankılanan bu “Hû” sesleri, kalbin her vuruşuna eşlik ederek talibi kendine çeker. Bir tekke deryası olan Üsküdar’da, her mekânda bir mürşid-i kâmilin nefesinin, dervişanını nasıl bir vecd ile aşka getirdiğini hissedersiniz.
Yürürken hatırıma Nureddin Cerrahi Hazretleri düşüyor… Acaba o meşhur yol ayrımında Hazret’in gönlünü çelen de bu sokaklar mıydı? Mısır’a kadı olarak gitmeye hazırlanırken, dayısının teklifiyle Ali Alaaddin Köstendili Hazretleri’nin meydanına giren Nureddin Efendi; dünyaya kadı olacak iken, o meydanda aşkullah ile mest olup ebediyete sultan olmaya karar vermişti. Bu sokaklardan bir girmiş, bir “Pîr” olarak çıkmıştı. Gönlümüze bu büyük sultanın yad’ı düştüyse, elbet bunda da bir hikmet vardır diyerek adımlarımızı sıklaştırıyoruz.
İşte bu sokaklar öyle sırlı yollardır ki canlar; aşk meydanında diz çökenlere ne güzellikler sunar. Elbette en mühimi, bu meydanda baş verecek dervişin, başını koyacağı o “Büyük” zatı bulmasıdır. O mürşid ki nefsini bir güzel ezip seni hür edecek; gönlüne Allah, Muhammed ve Ehl-i Beyt aşkını nakşedecektir. Sadece ukbada değil, dünya gurbetinde de sana rehber olacaktır. Bir kâmilin dizine baş koyup masivayı unutmak ne büyük devlettir!
Zihnimizdeki bu tefekkür damlalarıyla yürürken, kulağımıza çalınan bir nefese takılıp Nalçacı Halil Sokağı’na süzülüyoruz. Sokağa girer girmez genzimizi yakan o keskin ud kokusu, yakınlarda bir “huzur” olduğunun müjdecisidir. Az ileride kokunun menbaı olan tekke binası, tüm vakarıyla karşımıza çıkıyor. Biliriz ki; yola çıkmak da, varmak da nasib…
Zuhurata tabi olup tekkenin kapısındaki eski tokmağa edeple bir ritim tutturuyoruz. Kapı ne zaman açılır bilinmez; lakin biz beklemekle mükellefiz, gerisi takdir-i ilahî… Hem ne demişler: “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.”
Sahi, beklemek demişken… Vaktiyle bir Şeyh Efendi dergâhına derviş kabul edeceğini ilan etmiş. Senelerdir kapalı olan bu kapının açılacağını duyan halk, bahçeye akın etmiş. Lakin tekkeden ne bir ses ne bir seda… Saatler geçtikçe kalabalığın sabrı tükenmiş, birer ikişer dağılmışlar. Günler geçmiş, geriye sadece bir “garip” kalmış. Biçare derviş namzedi bahçede boynu bükük beklerken, Şeyh Efendi elinde bir tas sıcak çorba ile çıkagelmiş ve o meşhur kelamı etmiş: “Tekkeyi sabırla bekleyen, çorbayı içer.”
İşte gerçek sabır; sadece ağzın değil, gönlün de susup Hakk’a teslim olmasıdır. Ne gelirse “Eyvallah” diyebilmektir. Bakalım bu kapının ardında bizim nasibimize ne düşecek?
Eşikteki ahşabın her çizgisiyle sessizce bakışırken, geçip giden ömür kısa bir hayal seferine çıkıyor. Daha içeri girmeden nefsimi bana temaşa ettiren, adeta bir ayna vazifesi gören bu kapı; hele bir açılırsa kim bilir bizleri hangi vuslatlara gark edecek…
Eşikte duranlara, beklemeyi bilenlere selam olsun…

Yorum Yaz