Aşkî Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri’nin Gönül Dünyasından Hatıralar
Destur…
Cenab-ı Hak nasip eyledi Aşkî Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri hakkında birkaç kelam etmek, acizane bir yazı kaleme almak müyesser oldu. İnanıyor ve bütün ruhumla hissediyorum ki; dünya gözüyle o mübarek simayı görememiş olsak da, bu satırlar vesilesiyle onun manevi meclisine dahil olabilir, o engin muhabbet deryasından bir katre tadabiliriz. Zira onun sesinin yankılandığı her sohbet kaydında, kendimi o halkanın bir ferdi, o meclisin bir müdavimi gibi tahayyül ederim. Şimdi de muradım odur ki; sadece anlatılanları nakletmekle kalmayalım, sizlerle beraber o anlara hayalen misafir olalım.
Bu niyetle yola revan olduğumuzda, bizi ilk karşılayan durak; Efendi’nin bir nevi dershanesi, ilim ve irfan yuvası olan Sahaflar Çarşısı’ndaki dükkânıdır. Çınar ağaçlarının hışırtısı adeta bir zikre dönüşürken, avludan geçip 7 numaralı dükkâna doğru adım attığımızda, burnumuza Medine-i Münevvere’nin rayihasını taşıyan buram buram gül kokusu gelir. Gülyağını pek sevdiğini bildiğimiz Muzaffer Efendi, ahşap iskemlelere dizilmiş misafirlerine belli ki yine bu nebevi kokudan ikram etmiştir. Buna, ehlinin meftun olduğu o kadim kitap kokuları da eklenince, ruhu saran derin bir huzur iklimi oluşuyor.
Biz de edeple bir iskemle çekip, meraklı birer talip gibi Efendi’nin hikmetli sözlerine kulak kesiliyoruz. Hadiseleri o kadar yaşayarak ve yaşatarak anlatıyor ki, insanın bu halden etkilenmemesi kabil değil. İnsan düşünmeden edemiyor; acaba şu an anlattığı kıssa ile hangi dinleyenin zihnindeki bir düğümü çözüyor, kimin gönlündeki yaraya merhem oluyor?
Biz “Acaba hissemize ne düşecek?” diye pürdikkat dinlerken, dükkânın kapısında bir müşteri beliriyor ve “Allah’ın Gazapları kitabı var mı?” diye sesleniyor. Belki de hiçbirimizin beklemediği o an, Efendi Hazretleri taşı gediğine koyuyor:
“Yok evlâdım, bizde Allah’ın rahmeti var.”
Bu cevap, yüzlerde tebessüm oluştururken, zihinlerde derin bir tefekküre kapı aralıyor. Müşteri, aradığı kitaptan çok daha fazlasını, manevi bir reçeteyi alıp gidiyor. Zira burası, Efendi’nin insanların manevi röntgenini çekip, hal dillerine göre deva sunduğu bir şifahane gibidir. O; tasavvufi neşveyi hayatın dışına itmemiş, bilakis ticaretin, latifenin ve sohbetin tam merkezine yerleştirmiştir.
Dükkânın geleni gideni eksik olmaz, çaylar tazelenirken; tasavvufi sırlara erme hevesiyle yanıp tutuşan, heyecanlı bir delikanlı içeri girer. Gözlerinde, hakikat zirvesine bir çırpıda tırmanma arzusu okunmaktadır. Efendi Hazretleri’ne yönelir ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin o en derin, en girift eseri için; “Sizde Fusûsü’l-Hikem var mı?” diye sorar. Talep ettiği eser, tasavvuf ummanının derin yerlerinden biridir; yüzme bilmeyeni boğacak kadar ağır hakikatler barındırır.
Muzaffer Efendi, o ferasetli bakışlarıyla gencin sadece yüzüne değil, gönlüne de bir nazar eder. Karşısındaki talibin henüz alfabeyi sökmeden şiir yazmaya heveslendiğini, temeli atmadan çatıyı çatmaya çalıştığını o, “basiret” nuruyla bir bakışta anlar. Nezaketinden ve nüktedanlığından ödün vermeden, rafın hemen kıyısından incecik, mütevazı bir kitap çeker. Bu; namazın, abdestin, imanın şartlarının anlatıldığı temel ilmihal kitabıdır. Kitabı gence uzatırken, dudaklarından o meşhur ve hikmetli söz dökülür:
“Al evlâdım… Sen önce şu Mızraklı İlmihal’i oku.”
Bu cevap, zahirde basit bir kitap tavsiyesi gibi dursa da, hakikatte derin bir usul dersidir. Efendi Hazretleri bu hareketiyle gence lisan-ı hal ile şunu ihtar etmektedir: “Evladım; Şeriat, Tarikat ve Hakikat binasının temelidir. Zahiri amellerini, abdestini, namazını ve edebini düzeltmeden, Vahdet-i Vücud sırlarını kaldırmaya kalkışırsan, o yükün altında ezilirsin.”
Bazen Celalini de gördüğümüz Efendi’nin, genel ahvalde o nüktedan tavrı ve insanları neşeye sevk etmesi meşhurdur. Efendi’yi dinlerken yüzleri gülen insanları izleyince, aklıma onun bu usulünün hikmeti düşüyor. Biliyorum ki bu neşeli tavır keyfi bir tutum değil, bilinçli bir “gönül tedavisi” yöntemidir. Nitekim bir sohbetinde cemaati latifeleriyle kırıp geçirdikten sonra, tebessümle aydınlanan yüzlere bakıp şu muhteşem tespiti yapmıştır:
“Geldiğimde hepinizin suratları asıktı, şimdi bakın nasıl gülüyorsunuz… Unutmayın, insanları güldürmek de ibadettir.”
Çünkü o kâmil zat bilirdi ki; asık bir suratla, kabz haliyle daralmış bir gönülle hakikat şerbeti içilmez. Hikmetin içeri girebilmesi için gönlün “bast” haliyle genişlemesi lazımdır. Bu minvalde sık sık eski bir şeyh efendiden misal getirirdi. O zat, vaazında cemaati ağlatıp kalplerini yumuşattıktan sonra, cübbesinin altından curasını çıkarır; “Sizi bugün çok ağlattım, haydi biraz da güldüreyim,” diyerek neşeli nağmeler çalarmış. Muzaffer Efendi bu hatırayı naklettikten sonra, kendi irşad metodunun mührünü şu cümleyle vururdu:
“Biz şeyhler hem ağlatır hem güldürürüz. Hep ağlayacak değiliz ya, biraz da gülmemiz lazım.”
İskemledekiler sürekli değişiyor, biz dahi sadece dinlememize rağmen yoruluyorken; Efendi anlattıkça daha da kuvvetleniyor, adeta canlanıyordu. Vakit erişip, hemen yandaki Beyazıt Camii Şerifi’nde namazımızı eda ettikten sonra, müptelası olduğumuz sohbete dönerken; orada bulunan bir büyüğümüzden, Efendi ile başından geçen ibretlik bir hatırayı dinliyoruz. Tam da Efendi’nin hizmeti nasıl bir aşkla yaptığına hayret ederken, bu hatıra çok güzel bir tevafuk oluyor.
Hatıra şu şekilde cereyan etmiş: Mevsim kış, mekan Süleymaniye… Soğuğun insanın içine işlediği o uzun gecelerden birinde, Muzaffer Efendi yatsı namazını Süleymaniye Camii’nde eda ettikten sonra bu ağabeyimizi hanesine davet eder. Hane-i saadetlerinde yenen akşam yemeğinin ve yapılan hasbihalin ardından, Efendi Hazretleri misafirine döner ve o geceyi nurlandıracak teklifini yapar: “Sen hiç Salâtü’l-hayr namazı kıldın mı?” Misafir, “Hayır efendim, kılmadım,” deyince; Efendi Hazretleri büyük bir şevkle, “Haydi öyleyse, bu gece beraber kılalım,” buyurur.
Tarif edilen namaz, dile kolay, tam yüz rekattır ve her rekatında Fatiha’dan sonra on İhlas-ı Şerif okunacaktır. Bu, toplamda bin İhlas okumak demektir ki, bedeni ve nefsi hayli zorlayan bir riyazettir. Namaz başlar… İlk rekatlar huşu içinde geçer. Ancak rekatlar ilerledikçe zaman uzar, bedenin takati kesilmeye başlar. Efendi Hazretleri’nin arkasında saf tutan büyüğümüz, namazın yarısına kadar dişini sıkarak dayanır. Fakat bir noktadan sonra yorgunluk öyle bir bastırır ki, kendi tabiriyle; “Altımdaki halının o yumuşacık tüyleri sanki birer dikene dönüştü, her yerime batmaya başladı.”
Nihayet o uzun gece biter, selam verilir. Misafir ağabeyimiz kan ter içinde, yorgunluktan bitap düşmüş bir haldedir. Başını güçlükle kaldırıp Efendi Hazretleri’ne baktığında ise gördüğü manzara karşısında hayretler içinde kalır. Yüz rekatlık o ağır namazı kıldıran Muzaffer Efendi’de en ufak bir yorgunluk emaresi yoktur. Bilakis; namaza ilk başladığı andaki o diri, o canlı ve o neşeli hali neyse, selam verdiği andaki hali de odur. Sanki namaz kıldıkça yorulmamış, aksine namazdan beslenmiş, ibadetle enerji dolmuştur.
Bunları dinledikçe ve tefekkür ettikçe, ona olan muhabbetim ve hayranlığım katbekat artıyordu. O, sünnet-i seniyyeyi haliyle ve kaliyle yaşayan canlı bir timsaldi.
Kaldığımız yerden bu sefer farklı bir köşeye geçip efendiyi dinlemeye devam ediyoruz. Muzaffer Ozak Efendi Hazretleri, o heybetli cüssesi, yüzünde celal ile cemalin harmanlandığı o derin ifadeyle masanın başında oturuyor. Etrafında diz dize oturmuş; genci, yaşlısı, hippisi, profesörü… Herkes nefesini tutmuş, havada asılı kalan o maneviyatı soluyor.
Efendi, elindeki zeytin tesbihi usul usul çekerken, bakışlarını cemaatin üzerinde gezdiriyor. Konu, modern insanın adını anmaktan köşe bucak kaçtığı “ölüm.” Ama o, ölümden bahsederken yüzü kararmıyor; bilakis, vuslata erecek bir aşığın heyecanıyla aydınlanıyor gözleri. O gür ve davudi sesi dükkânın duvarlarında yankılanıyor:
“Herkes ölecek evladım…” diyor, bir nefeslik duraklamayla ciğerimize işleyerek:
“Ama hayvan ölür, insan ölmez, ‘olur’. Peygamberler ölmezler, olurlar…”
Sanki o an, dükkânın içindeki “biyolojik ölüm” korkusu eriyip gidiyor. Efendi Hazretleri, elinin tersiyle toprağı işaret eder gibi yapıp devam ediyor:
“Ölüm kâfiredir, hayvanadır; âşıklar ölmez! Âşıklar ebedî haydırlar, diridirler!”
Sözleri, sıradan bir teselli değil; dayanağını Kur’an’ın sarsılmaz kalesinden alıyor. Şehadet parmağını kaldırıp Bakara Suresi’nden:
“Allah, kendi yolunda olanlara ‘ölü’ demeyiniz buyuruyor. Onlar ölü değil, ‘ulu’dur! Mekân değiştirmişlerdir sadece…”
Dükkânın içindeki o yoğun sessizlikte, Muzaffer Efendi’nin neşesi ve ümidi hepimize sirayet ediyor. O, ölümü karanlık bir kuyuya düşüş gibi görenlere inat, o anı bir bayram sabahı gibi resmediyor. Ses tonu yumuşuyor, gözleri yaşarıyor ve o müjdeyi veriyor:
“Korkmayın! Bâb-ı mevtte, o ölüm kapısının eşiğinde Âgûş-i Muhammedî vardır. Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) kucağı bekler aşığı…”
Ve sonra… Sanki Yunus Emre Hazretleri o an dükkâna misafir gelmiş gibi, dizine vurarak ritim tutuyor ve o meşhur nefesi terennüm etmeye başlıyor:
“Biz âşıkız biz ölmeyiz, çürüyüp toprak olmayız Karanlıklarda kalmayız, bize leyl ü nehâr olmaz İşte bu sırr-ı Kur’ân’dır, ‘küllü men aleyhâ fân’dır İki kapılı bir hândır, konan göçer karâr olmaz…”
Efendi Hazretleri’nin de sıkça terennüm ettiği, Yunus’un o kadim hakikati şimdi ruhumun levhasında daha berrak tecelli ediyor:
“Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.”
Ten fanidir, toprağa karışır; lakin can bakidir, maneviyat semasında seyran eder. Cismaniyeti sır olsa da, ruhaniyetinin ve tasarrufunun hâlâ üzerimde daim olduğunu, o manevi elin gönlümün en derinlerine dokunduğunu bütün zerrelerimle hissediyorum.
Bu acizane satırları; “Kişi sevdiği ile beraberdir” müjdesine sığınarak, o muhabbet deryasından bir katre nasiplenmek ümidiyle ve ciğerden kopup gelen koca bir “Ah!” ile nihayete erdiriyorum.
Ruhu şâd, sırrı mukaddes, himmeti üzerimize hâzır ve nâzır olsun.

Yorum Yaz