Okudum… Ama Neden Sevdiğimi Unuttum

Esra Cihanbey 05 Nis 2026 4 dk okuma
PAYLAŞ

Bazen bazı kitaplar, sizin onları okumanız için adeta sabırla bekler. Sanki siz hazır olmadan kendilerini sizden saklarlar. Ne zaman hazır olursunuz, işte o zaman ellerinizin arasına düşer ve gözleriniz satırlarıyla buluşur.

Büyük bir keyifle okursunuz; sayfalar akıp gider. Son sayfayı çevirir, kapağını kapatırsınız. Ama o kitap, içinizde bir yerde hala açık kalır.

Günler geçer, hayatın akışı içinde başka şeylerle meşgul olursunuz. Derken bir cümlesiyle karşılaşırsınız ya da onu neden bu kadar sevdiğinizi hatırlatan bir duygu ansızın karşınıza çıkar. Peki ya o kitabı neden sevdiğinizi anımsayamıyorsanız?

Samimiyetle soruyorum: Bu sadece benim başıma gelmiyor değil mi? Siz de bazen bir kitabı çok sevip sonra neden sevdiğinizi tam olarak hatırlayamadığınız oluyor mu? Çoğu zaman o kitabın bende bıraktığı hissi hatırlamakla yetiniyorum; neden bu kadar sevdiğimi, hangi cümlede yakalandığımı, neyin beni sarstığını çoğu zaman çıkaramıyorum. Kütüphanemin önünden her geçişimde göz göze geliyoruz o kitaplarla. İçimden, “Sen harika bir kitaptın ama ben seni neden bu kadar sevdiğimi unuttum,” diyorum. Sonra hafif bir mahcubiyetle bakışlarımı kaçırıp geçiyorum.

Bu noktada altını çizmek, not almak ve dönüp bakmak elbette bir çözüm. Haklısınız. Ama benim aradığım biraz daha farklı: O ilk karşılaşmanın heyecanını, merakını, o taze hissi kaybetmeden hatırlamak, sanki kitabı ilk kez okuyormuşum gibi zamanı geriye sarmak istiyorum. Tekrar okumak da bir seçenek; ona da varım. Ama okunacak o kadar çok kitap var ki… Geri dönüyorsam şu an okuyacağım yeni kitabın hakkını da gözetmeli. 

Tüm bu düşünce yumağının ardından fark ettim ki aradığım şey aslında çok basit: paylaşmak. Madem düzenli okuyorum, neden her bitirdiğim kitabı sizinle sohbet eder gibi anlatmayayım? Hem sizin yeni kitapları keşfetmenize vesile olabilir, merak ettiğiniz eserler hakkında fikir sahibi olmanıza yardımcı olabilir, hem de ben kapağını yeni kapattığım bir kitabın sıcaklığıyla düşüncelerimi kayda geçirmiş olurum.

Malum, uykularımızı da hesaba katarsak ömrümüz kısa ve ne yazık ki her kitabı okumaya yetmeyecek. Ama birbirimize anlatarak en azından izlerini paylaşarak hem zihnimizi hem de ruhumuzu genişletebiliriz. Güzel metinlerle dilimizi zenginleştirir, üslubumuzu derinleştiririz. Böylelikle, buradaki dijital izlerimizle belki bizden sonrakilere anlatacak daha çok “iyi şey” bırakabiliriz.

Bazen bir yazarı ya da kitabı geç keşfettiğimde çok üzülürüm: “Nasıl daha önce okumadım?” diye sonra merhum Ömer Tuğrul İnançer’in şu sözünü hatırlar ve teselli bulurum:

“Her doğruyu söylemek doğru değildir. Süt çocuğuna bulgur pilavı yediremezsiniz; çünkü boğazına kaçar, hayatına mal olabilir. Bazı şeyler açıkça söylenmez. Ne zaman onu hazmetme seviyesine gelirse, o zaman ifade edilir.”

Demek ki her kitap da böyledir, diye düşünüyorum: Okuyucusunu bekler. Vakti gelmeden karşılaşmak, onu tam anlamıyla kavrayamamak demektir. Belki de bu yüzden bazı kitaplar tam zamanında hayatımıza girer; ancak o zaman kıymetlerini biliriz.

Eğer bu yazıyı bir tanışma olarak kabul ederseniz… Bir sonraki yazıda, ilk kitap sohbetimizde buluşalım. Dursun Gürlek’in Sohbet Tadında adlı eseri üzerine konuşacağız.

Şimdilik hoşça kalın. Bir sonraki satırlarda görüşmek üzere.

Yorum Yaz