Endülüs Sözlüğü
Endülüs seyahati ve okumaları için kavramayı kolaylaştıracak, zihninizdeki Endülüs tasavvurunu oluşturmaya yönelik kavramlar, mekanlar, isimler...
Endülüs Sözlüğü
9. yüzyılda Kurtuba’da yaşamış efsanevi bilim insanıdır. Wright Kardeşler’den bin yıl önce, kuş tüyleri ve ipekten yaptığı bir mekanizmayla (planör) Kurtuba’daki Rusafe tepesinden kendini boşluğa bırakarak tarihte ilk başarılı uçuş denemesini gerçekleştiren insandır. Aynı zamanda cam sanatında ve astronomide (gök küreleri) çığır açmıştır.
arapca ‘bina eden, usta’ anlamına gelen ‘El-Bennâ’ kelimesinden İspanyolcaya geçmiştir. Endülüs mimarisinin (sarayların, camilerin, kemerlerin) İspanyol topraklarına o kadar derinden kazındığını gösterir ki, İspanyollar bugün bile tuğla ören, ev yapan bir duvar ustasına arapca kökenli bu isimle hitap ederler.
arapca ‘Kadı’ (hüküm veren, adalet dağıtan) kelimesinin önüne gelen ‘El’ takısıyla ‘El-Kadı’ (Alcalde) şeklinde İspanyolcaya geçmiştir. İslam devlet teşkilatında şehrin mülki ve adli amiri olan Kadı’nın o kusursuz yönetim sistemi, İspanyollar tarafından öylesine benimsenmiştir ki, bugün İspanyolcada ‘Belediye Başkanı’ kelimesinin tam karşılığı Alcalde’dir.
arapca ‘saray’ veya ‘kale’ anlamına gelen ‘El-Kasr’ (القصر) kelimesinden İspanyolcaya geçmiş, bugün tüm dünyada İspanyol saraylarını tanımlamak için kullanılan kelimedir. Endülüs döneminde valilerin ve emirlerin yönetim merkezi olan bu yapılar (özellikle Sevilla Alcázar’ı), Reconquista sonrasında bile Hıristiyan krallar tarafından yıkılmamış, o Müdeccen (Mudéjar) İslami zarafetiyle kullanılmaya devam etmiştir.
arapca ‘yabancı (Arap olmayan) dil’ anlamına gelen ‘Acemiyye’ kelimesinden türemiştir. Reconquista sonrası İspanya’da kalan ve dillerini unutmaya başlayan, ancak dinlerini yaşatmak isteyen Moriskoların (Gizli Müslümanların) İspanyolca kelimeleri Arap harfleriyle yazarak oluşturdukları gizli ve melez bir edebi dildir. Engizisyon ateşinden kurtarılmak için duvar diplerine saklanmış Aljamiado el yazmaları, Endülüs’ün son feryadıdır.
arapca ‘kuyu/sarnıç’ anlamına gelen ‘El-Cübb’ kelimesinden türemiştir. Özellikle Gırnata’nın eski Müslüman mahallesi olan Albaicín’in (El-Beyyâzîn) dar sokaklarında yağmur sularını toplamak ve şehre su sağlamak için Müslüman mühendislerce inşa edilen, bugün dahi İspanyolların Aljibe adıyla koruduğu yeraltı su sarnıçlarıdır.
İspanyolcaya arapca ‘yanak/baş konulan şey’ anlamına gelen ‘El-Mihadda’ (المخدة) kelimesinden geçmiştir. Endülüs’ün sadece mimaride veya devlette değil, evlerin en mahrem köşesinde, yatak odalarında bile İspanyol kültürüne nasıl sızdığının en güzel kanıtıdır. Bugün İspanyollar her gece başlarını İslami kökenli bir kelimeye koyarak uyurlar.
arapca orijinal adı ‘Riyâdü’s-Sibâ’ olan bu avlu, Elhamra’nın en mahrem ve estetik zirvesidir. Ortasındaki çeşmeyi sırtında taşıyan 12 mermer aslan, sadece birer heykel değil; aynı zamanda suyun her saat başı farklı bir aslanın ağzından aktığı kusursuz bir İslami su saatidir (klepsidra). Etrafını saran 124 ince mermer sütun, çöldeki bir vahanın palmiye ağaçlarını sembolize eder.
arapca çiçek anlamına gelen ‘Ez-Zehr’ kelimesinden İspanyolcaya geçmiştir. Kurtuba, İşbiliye (Sevilla) ve Gırnata sokaklarını, özellikle de cami avlularını ilkbaharda saran o büyüleyici portakal çiçeği kokusudur. Endülüs mimarisinde estetik sadece göze (kemerler) ve kulağa (su sesi) hitap etmez; burna hitap eden Azahar kokusu, bu medeniyetin ruhunu tamamlayan son dokunuştur.
Endülüs’te tıp ilminin uygulandığı, cerrahi operasyonların yapıldığı hastanelerdir. Avrupa’da akıl hastalarının ‘içine şeytan girmiş’ denilerek zincirlendiği dönemlerde; Endülüs bimaristanlarında psikolojik rahatsızlıkları olan hastalar su sesiyle, kuş cıvıltılarıyla, musikiyle ve kokuyla (aromaterapi) insan onuruna yaraşır bir şekilde tedavi edilmiştir.
arapca ‘üzüm bağı / meyve bahçesi’ anlamına gelen ‘Karm’ (Kerm) kelimesinden türer. Özellikle Gırnata’nın Albaicín (El-Beyyâzîn) mahallesinde, yüksek beyaz duvarların ardına gizlenmiş, içinde asmalar, narlar, limon ağaçları ve fıskiyeler bulunan efsanevi bağ evleridir. İç avlulu (patio) ev konseptinin yeşille ve doğayla tamamen bütünleşmiş, dışarıdan sır vermeyen halidir.
arapca ‘Cennetü’l-Ârif’ (Mimarın/Sanatkarın Cenneti) kelimesinin İspanyolcaya bozulmuş haliyle ‘Generalife’ olarak geçen yapıdır. Elhamra’nın hemen karşısındaki tepede yer alan, sekeler (teraslar) halinde düzenlenmiş bitki örtüsü, fıskiyeleri ve su kanallarıyla Nasirilerin devlet işlerinden uzaklaşıp tefekküre daldıkları efsanevi sayfiye köşküdür.
Cervantes, dünya edebiyatının şaheseri sayılan Don Kişot romanında, hikayenin aslında kendi uydurması olmadığını, Tuleytula’daki (Toledo) Alcaná pazarında bulduğu ve ‘Aljamiado’ (Arap harfli İspanyolca) ile yazılmış bir elyazmasından çevirdiğini iddia eder. Bu elyazmasının yazarı Cide Hamete Benengeli (Seyyid Hamid) adlı kurgusal bir Endülüs tarihçisidir. İspanyol edebiyatının en büyük eserinin köklerini Endülüs’ün İslam geçmişine dayandırması muazzam bir edebi ve tarihi ironidir.
Kelime anlamı ‘birlikte yaşama’ olan bu kavram, Müslümanların hakimiyeti altında İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik inançlarına mensup toplumların, farklı dillerine ve kültürlerine rağmen asırlar boyunca nispi bir barış, hoşgörü ve kültürel etkileşim içinde yaşadığı o eşsiz Altın Çağ sosyolojisini tanımlar. Avrupa’nın dini savaşlarla kavrulduğu bir dönemde Endülüs’ü bir bilim ve çeviri merkezine dönüştüren sırdır.
Kur’an’daki altından ırmaklar akan cennet tasvirlerinin (Cennât-ı Adn) Endülüs mimarları tarafından yeryüzünde, saray avlularında canlandırılmasıdır. Ortada dört yöne akan su kanalları (dört nehir), simetrik olarak dikilmiş kokulu çiçekler, turunçgiller ve serinlik veren gölgeliklerle tasarlanan bu bahçeler, İslam’ın tabiatla kurduğu o derin, tefekküre dayalı ilişkinin botanik şiiridir.
Dünya edebiyatının başyapıtı Don Kişot’un 9. bölümünde Cervantes, romanın yarım kaldığını ve asıl yazarının ‘Cide Hamete Benengeli’ (Seyyid Hamid) adında Endülüslü (Morisko) bir tarihçi olduğunu belirtir. Bu arapca elyazmasını Tuleytula’daki (Toledo) eski ipek pazarı Alcaná’da bulup bir Morisko’ya tercüme ettirdiğini anlatır. İspanyol kültürünün şaheseri, gücünü Endülüs’ün o gizli İslam geçmişinden ve Toledo’nun sokaklarından alır.
arapca ‘Şahinciler/Doğancılar’ (El-Bessâzîn) veya ‘Beyaz Giyenler’ kelimesinden İspanyolcaya Albaicín olarak geçmiştir. Elhamra Sarayı’nın tam karşısındaki tepeye kurulan, daracık ve labirent gibi sokakları, beyaz badanalı evleri, sarnıçları (Aljibe) ve iç avlularıyla (Patiyo) Endülüs sivil mimarisinin günümüze ulaşan en canlı ve hüzünlü mahallesidir.
12. yüzyılda Sebte’de doğup Kurtuba’da eğitim gören deha coğrafyacı ve botanikçidir. Onu tarihe geçiren olay, Sicilya’nın Norman Kralı II. Roger’ın davetiyle saraya gidip, o güne kadarki en doğru ve detaylı dünya haritasını (Tabula Rogeriana) gümüş bir küre üzerine çizmesidir. Avrupalı kaşifler yüzyıllar boyunca onun haritalarını kullanmıştır.
Mülûkü’t-Tavâif döneminde İşbiliye tahtında oturan, kılıçtan çok kaleme meyyal, Endülüs’ün en romantik ve en büyük şair krallarından biridir. Hıristiyan işgalini durdurmak için Kuzey Afrika’dan Murabıtları çağırmış, ‘Hıristiyanların domuz çobanı olmaktansa, Murabıtların deve çobanı olmayı yeğlerim’ demiştir. Ancak tahtını Murabıtlara kaptırmış ve Fas’ta (Ağmat) zindanlarda, yoksulluk içinde ve sürgünde şiirler yazarak vefat etmiştir.
arapca ‘El-Hamrâ’ (Kırmızı olan) kelimesinden adını alır. Gırnata’da (Granada) Nasiri hanedanı tarafından inşa edilen, İslam sivil mimarisinin dünyadaki en kusursuz ve en zarif örneği kabul edilen saraylar kompleksidir. Askeri bir kale gibi görünmesine rağmen içi, suyun, ışığın, şiirin ve mukarnasların ilahi bir uyumla dans ettiği bir zarafet abidesidir. Duvarlarında her daim ‘Ve lâ gâlibe illallah’ (Allah’tan başka galip yoktur) yazar.
711 yılında Tarık bin Ziyad’ın fethiyle başlayan ve 1492’de Gırnata’nın düşüşüyle sona eren, İslam medeniyetinin İber Yarımadası’nda kurduğu ihtişamlı medeniyetin adıdır. Sadece coğrafi bir bölge değil; bilimin, felsefenin ve sanatın Avrupa’yı aydınlattığı sekiz asırlık bir altın çağın hüznü ve gururudur.
Abbasilerin Şam’daki katliamından kurtulup İber Yarımadası’na kaçan I. Abdurrahman’ın kurduğu ve III. Abdurrahman döneminde halifelik ilan ederek zirveye ulaşan devlettir. Bağdat’a rakip olan Kurtuba’yı (Cordoba) dünyanın en büyük, en aydınlık ve kütüphaneleriyle en zengin şehri haline getirerek Avrupa’nın aydınlanma ateşini yakmışlardır.
Bugün İspanya’nın simgesi olan Flamenko’nun kökeni; Ziryab’ın ud tıngırtılarına, Çingenelerin (Gitanos) göçlerine ve en önemlisi Reconquista sonrası yersiz yurtsuz kalan, zorla din değiştirilen Moriskoların acılı ağıtlarına dayanır. Flamenko’nun ‘Derin Şarkı’ (Cante Jondo) adı verilen en eski formlarındaki o yanık gırtlak nağmeleri, Endülüs camilerinde yankılanan ezanların ve sürülen Müslümanların sessiz feryadının bir yankısıdır.
12. yüzyılda Muvahhidler tarafından Sevilla’da (İşbiliye) inşa edilen Ulu Camii’nin devasa minaresidir. O kadar büyüktür ki, müezzinin atıyla yukarı çıkabilmesi için merdiven yerine rampalarla inşa edilmiştir. Reconquista sonrası cami yıkılıp yerine katedral yapılmış, ancak güzelliğine kıyılamayan bu minare devasa bir çan kulesine dönüştürülmüştür.
Kökleri Antik Yunan’a (Kithara) dayansa da, Endülüs’teki Müslümanların (özellikle Ziryâb’ın) ud (Al-Oud) ile getirdiği müzik devrimi sayesinde şekillenen, Arap lavtası ile yerel İspanyol çalgılarının melezleşmesiyle doğan enstrümandır. İspanya’nın ruhu sayılan klasik gitar ve Flamenko gitarı, Endülüs saraylarında ve sokaklarında yüzyıllarca çalınan o kadim Arap ritimlerinin ahşap bedende vücut bulmuş halidir.
Sierra Nevada dağlarının eteklerinde kurulan, Nasiriler döneminde başkentlik yapan ve Endülüs’ün 1492’de düşen son siyasi kalesidir. Katolik Krallar İsabel ve Fernando tarafından teslim alındığında, son emir Ebu Abdullah’ın şehre dönüp ağladığı ve annesinin ona ‘Erkekler gibi savaşmadın, şimdi kadınlar gibi ağla’ dediği yer olan ‘Arap’ın Son İç Çekişi’ (El Suspiro del Moro) tepesi bu şehrin trajedisini özetler.
arapca ‘El-Vâdi’l-Kebîr’ (Büyük Vadi/Büyük Nehir) isminden İspanyolcaya Guadalquivir olarak geçmiştir. Kurtuba ve İşbiliye’ye (Sevilla) hayat veren, üzerinde gemilerin yüzdüğü, İslam medeniyetinin su değirmenlerini ve tarım devrimini besleyen Endülüs’ün o efsanevi ana nehridir.
Endülüs Emevi devlet teşkilatında Doğu’daki (Abbasilerdeki) ‘vezir’likten çok daha üstün olan, halife ile halk ve bürokrasi arasındaki en yetkili makamdır. ‘Hicab’ (perde) kökünden gelir. Halifenin kapısını tutan, orduyu yöneten ve devleti fiilen idare eden kişidir. En meşhuru, gücü tamamen eline alan İbn Ebi Amir’dir (Almanzor).
Sadece fiziksel bir temizlik mekanı değil, yıldız biçimli tavan pencerelerinden süzülen ışık huzmeleri altında ruhen arınmanın, edebiyatın, siyasetin ve sosyal hayatın merkezidir. Hıristiyan Avrupa’nın suyu ‘günah’ ve yıkanmayı ‘kefaretin bozulması’ saydığı karanlık yüzyıllarda, sadece Kurtuba’da binlerce hamamın bulunması, medeniyetler arası vizyon farkının en çarpıcı su tablosudur.
Abbasilerin Şam’daki Emevi hanedanını kılıçtan geçirdiği katliamdan sağ kurtulan, Fırat Nehri’ni yüzerek geçen ve aylarca süren kaçışın ardından Kuzey Afrika üzerinden Endülüs’e ulaşıp sıfırdan bir imparatorluk kuran efsanevi liderdir. Abbasi halifesi bile onun bu inanılmaz hayatta kalma ve devlet kurma iradesini takdir etmiş, ona ‘Kureyş’in Doğanı’ (Sokru Kureyş) lakabını takmıştır.
Endülüs saraylarında sadece yazı yazan bir memur değil; Arap dilinin inceliklerine hakim, Kur’an ve felsefe okuyan, hattatlık yapan ve halifenin en gizli diplomatik yazışmalarını (inşa) yürüten devletin kara kutularıdır. Devletin edebi dili ve zarafeti, kâtiplerin kaleminden damlayan mürekkeple ölçülürdü.
Endülüs Emevi emiri I. Abdurrahman tarafından yapımına başlanan, içindeki yüzlerce sütun ve kırmızı-beyaz tuğlalı çifte at nalı kemerleriyle adeta sonsuz bir ‘taş ormanı’ hissi veren şaheserdir. Işık ve gölgenin ilahi bir uyumla dans ettiği bu mabet, Reconquista sonrasında ortasına devasa bir katedral inşa edilerek tahrip edilmiş olsa da ihtişamını hala korur.
Klasik camilerdeki duvara oyulmuş küçük bir nişin aksine, Kurtuba Camii’nin mihrabı başlı başına sekizgen bir odadır. Bizans İmparatoru’nun hediye ettiği 320 kental (yaklaşık 16 ton) cam mozaik küpü ve saf altınla işlenmiş Kur’an ayetleriyle bezenmiştir. İmamın sesini binlerce kişiye yankılatacak kusursuz bir akustik mühendislikle tasarlanmıştır.
Don Kişot’un meşhur yel değirmenlerine karşı savaştığı ve şövalyelik hayalleri kurduğu o uçsuz bucaksız, kurak İspanyol ovalarının adıdır. İspanyolcadaki ‘La Mancha’ ismi, aslında arapca ‘susuz, kuru ve otsuz toprak’ anlamına gelen ‘El-Manşa’ (المنشأ / المنشاة) kelimesinden türemiştir. Cervantes’in İspanyol kahramanı, yüzyıllar boyunca Müslümanların isimlendirdiği bir coğrafyada at koşturmuştur.
II. Hakem döneminde, sarayda yetişmiş azatlı bir köleyken zekasıyla Halife’nin özel sekreterliğine (kâtibeliğe) yükselen muazzam bir kadın alimdir. Matematikteki dehasının yanı sıra, Kurtuba’nın o efsanevi 400.000 ciltlik dev kütüphanesinin baş sorumlularından biri olmuş; sokaklarda çocuklara matematik öğreten, Endülüs’te ilmin cinsiyet tanımadığının en parlak kanıtı olmuştur.
Kurtuba Camii’nde mihrabın hemen önünde yer alan, Halife ve devlet erkanının namaz kılması için ayrılmış özel, ahşap oymalı ve korunaklı alandır. Burayı mimarlık tarihinde eşsiz kılan şey; tavanını taşıyan ve adeta birbiri içine girmiş dantel gibi işlenmiş çok dilimli (poliloblu) o meşhur çifte kemerlerin yarattığı o baş döndürücü karmaşıklık ve sonsuzluk hissidir.
Endülüs Emevi Halifesi III. Abdurrahman tarafından Kurtuba yakınlarında, gücünü ve ihtişamını tüm dünyaya (özellikle Fatımilere ve Bizans’a) kanıtlamak amacıyla sıfırdan inşa ettirilen rüya saray-şehirdir. Mermer, altın, fildişi ve su mühendisliğinin zirvesi olan bu efsanevi şehir, yapımından sadece 70 yıl sonra Mülûkü’t-Tavâif dönemindeki iç savaşlarda Berberi isyancılar tarafından yağmalanıp yakılmış ve toprağa gömülmüştür.
arapca ‘Bâhatü’r-Reyhân’ olarak bilinen, adını iki yanındaki mis kokulu mersin ağacı (reyhan) çalılarından alan avludur. Avlunun tam ortasındaki devasa zümrüt yeşili dikdörtgen havuz, Kamares Kulesi’ni bir ayna gibi suya yansıtarak devasa yapının sanki havada süzülüyormuş (ağırlıksızmış) gibi görünmesini sağlayan muazzam bir optik mimari illüzyondur.
1492’de Gırnata’nın düşüşünden sonra, Engizisyon mahkemelerinin baskısıyla zorla Hıristiyanlaştırılan, ancak evlerinin mahremiyetinde İslam’ı yaşamaya, gizlice arapca konuşmaya ve namaz kılmaya çalışan acılı Endülüs halkıdır. 1609 yılında çıkarılan bir fermanla İspanya’dan topyekûn sürgüne gönderilmişlerdir.
1492 sonrası ve özellikle 1609’daki büyük sürgünde, İspanya’dan zorla koparılan Moriskoların, Endülüs’teki evlerinin kapılarını kilitleyip yanlarına aldıkları devasa demir anahtarlardır. Bugün Kuzey Afrika’da (Fas, Cezayir) yaşayan Endülüs kökenli aileler, nesillerdir bu paslı anahtarları evlerinin en güzel köşesinde, ‘bir gün mutlaka Elhamra’nın gölgesindeki evimize döneceğiz’ umuduyla saklamaktadır. Endülüs hüznünün en somut ve trajik sembolüdür.
arapca ‘mudajjan’ (boyun eğdirilmiş, evcilleştirilmiş) kelimesinden gelir. Reconquista sonrası kaybedilen topraklarda, Hıristiyan egemenliği altında yaşamaya devam eden Müslümanlara verilen addır. Aynı zamanda bu Müslüman ustaların, İslam sanatının zarafetini (tuğla işçiliği, geometrik desenler, ahşap oymacılık) Gotik ve Romanesk mimariyle harmanlayarak ortaya koydukları o muazzam ve melez mimari üslubun adıdır.
1165’te Mürsiye’de (Murcia) doğan, İslam dünyasının en büyük ve en derin mutasavvıfıdır. ‘En Büyük Şeyh’ (Şeyh-i Ekber) unvanıyla anılır. Endülüs’te başladığı ilim ve maneviyat yolculuğu onu Şam’a, Mekke’ye ve Konya’ya kadar taşımış; ‘Fütûhât-ı Mekkiyye’ ve ‘Füsûsu’l-Hikem’ gibi eserleriyle İslam irfanını zirveye ulaştırmıştır.
İslam mimarisinin en büyüleyici ve gizemli öğelerinden biridir. Düz bir duvardan kubbeye veya kemere geçişi sağlayan, arı peteği, sarkıt veya mağara tavanını andıran, ışık ve gölge oyunlarıyla sonsuzluk hissi veren geometrik oyma sanatıdır. İslam inancındaki ‘çoklukta birliği’ (kesrette vahdet) sembolize eder.
1031 yılında Endülüs Emevi Halifeliği’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan, her şehrin kendi emiri (kralı) tarafından yönetildiği ‘Tavaif-i Mülk’ (Küçük Krallıklar) dönemidir. Siyasi olarak Müslümanların gücünü bölüp Hıristiyan işgalini (Reconquista) hızlandırmış olsa da; her emirin kendi sarayında alimleri ve şairleri himaye etmesiyle sanatın, edebiyatın ve bilimin zirve yaptığı bir rekabet dönemidir.
Mülûkü’t-Tavâif (küçük emirlikler) döneminde Hıristiyan saldırıları karşısında çaresiz kalan Endülüs Müslümanlarının yardım çağrısıyla Kuzey Afrika’dan gelen katı ve savaşçı bir Berberi hanedanıdır. Yusuf bin Taşfin önderliğinde Zallaka Savaşı’nı (1086) kazanarak Endülüs’ün ömrünü yüzyıllar boyu uzatmış, ancak sarayların lüksüne alışık Endülüslülere kendi sert çöl disiplinlerini dayatmışlardır.
arapca ‘müsta’rib’ (Araplaşmış) kelimesinden gelir. Endülüs Emevi dönemi boyunca İslam hoşgörüsü (zimmi statüsü) altında dinlerini özgürce yaşayan, ancak Arap dilinin, edebiyatının ve yaşam tarzının ihtişamına kapılarak Araplaşan İspanyol Hıristiyanlara verilen isimdir. İslam medeniyetinin kültürel kuşatıcılığının en büyük ispatıdır.
12. yüzyılda Kuzey Afrika ve Endülüs’te hüküm süren, İslam’ın tevhid inancını merkeze alarak yozlaşmaya karşı çıkan güçlü bir Berberi-İslam devletidir. Mimaride süsten ziyade sadeliği, devasa boyutları ve ihtişamı tercih etmişlerdir. Sevilla’daki meşhur Giralda minaresi onların şaheseridir.
Klasik Arap şiirinin katı kurallarını esneterek ortaya çıkan, adını üzeri mücevherlerle süslenmiş deri kuşaktan (vişah) alan Endülüs’e özgü şiir formudur. Bu şiirlerin en belirgin özelliği, kıtaların sonunda ‘harce’ adı verilen ve genellikle yerel İspanyolca (Romance) dilinde söylenen, sokak ağzıyla yazılmış mısraların bulunmasıdır. Yüksek kültür ile halk kültürünün harmanlanmasıdır.
1232 ile 1492 yılları arasında Gırnata (Granada) merkezli olarak hüküm süren, İslam’ın İberya’daki son bağımsız devletidir. Siyasi ve askeri olarak Kastilya krallarına vergi verecek kadar zayıf olmalarına rağmen, sanat, edebiyat ve sivil mimaride (Elhamra Sarayı) İslam tarihinin en zarif, en ince ve estetik eserlerini ortaya koymuşlardır. Hüznün ve güzelliğin birleşimidir.
İspanyol diline Endülüs’ün bıraktığı belki de en derin teolojik ve kültürel mirastır. arapca ‘Lev Şâallah’ (Eğer Allah dilerse) veya ‘İnşallah’ kelimelerinden türeyen ‘Ojalá’ (okunuşu: ohala), bugün İspanyolca konuşan milyonlarca insanın (farkında olmasalar da) gelecekle ilgili bir dilek tutarken İslami bir teslimiyetle ‘Umarım/Allah nasip ederse’ demek için kullandığı kelimedir.
arapca ‘fina’ (avlu) kavramından doğan, bugün İspanyol mimarisinin temeli sayılan (patio) iç avlu kültürüdür. Sokaktan bakıldığında düz ve sağır bir duvardan ibaret olan evlerin merkezinde yer alan, ortasında mutlaka bir su fıskiyesi (çeşme) bulunan, limon ve portakal ağaçlarıyla gölgelendirilmiş üstü açık hayat alanıdır. İklimlendirme (serinlik) ve İslami mahremiyetin muazzam bir mimari çözümüdür.
Kurtuba Camii ve Sevilla (İşbiliye) Ulu Camii’nin önünde yer alan, cemaatin namaz öncesi abdest aldığı ve sosyalleştiği avludur (Sahn). Endülüs estetiği bu avluyu sıradan bırakmamış, içerdeki mermer sütunların hizasına denk gelecek şekilde dışarıya simetrik portakal ağaçları dikmiştir. İçerideki taş ormanı, dışarıdaki gerçek ağaç ormanıyla birleşir.
İslam medeniyetinin ve özellikle arapca Kufi hat sanatının ihtişamından o denli etkilenilmişti ki; okuma yazma bilmeyen Avrupalı sanatçılar ve krallar, Kufi yazının geometrik estetiğini Hıristiyan kiliselerinde, kraliyet kıyafetlerinde ve hatta haçların üzerinde anlamsız desenler (süsleme) olarak kullandılar. Buna ‘Sahte Kufi’ denir.
Özellikle Ronda ve Cadiz dağlarına serpilmiş, isimlerinin çoğu arapca ‘Al’ takısıyla başlayan (Algodonales, Alcalá gibi), bembeyaz badanalı evleri ve labirent gibi sokaklarıyla meşhur köylerdir. Hıristiyan şövalyelerin işgallerinden kaçan Müslümanların dağların sarp yamaçlarına kurdukları bu yerleşimler, Endülüs’ün o saf ve dokunulmamış sivil mimarisini günümüze taşıyan en canlı tablolardır.
İspanyolca ‘Yeniden Fetih’ anlamına gelen bu kavram, İber Yarımadası’ndaki Hıristiyan krallıkların, Müslüman varlığını tamamen silmek ve toprakları ele geçirmek için yürüttükleri asırlık askeri, siyasi ve dini sürecin adıdır. Müslümanlar için bu süreç, yurtlarının adım adım kaybı, kan, gözyaşı ve nihayetinde büyük bir sürgündür.
arapca ‘cennet bahçeleri’ anlamına gelen ‘riyad’ kelimesinden türer. Dışarıya karşı tamamen kapalı ve gösterişsiz, ancak içine girildiğinde ortasında bir fıskiye/havuz bulunan, dört tarafı ağaçlar ve revaklarla çevrili iç avlulu Endülüs ev mimarisidir. İslam’ın mahremiyet anlayışının ve dünyada bir cennet bahçesi (Kur’an’daki tasvirlere uygun) kurma arzusunun taşa yansımasıdır.
Kelime anlamı ‘göç, yolculuk’ olan Rıhle, Endülüs’teki ilim aşıklarının coğrafi sınırları aşıp Mekke, Medine, Şam ve Bağdat gibi doğunun büyük ilim merkezlerine hocalar bulmak, hadis dinlemek ve kitap toplamak için yaptıkları kutsal yolculukların adıdır. İbn Cübeyr ve İbn Battuta’nın eserleriyle bu kavram bir edebi türe (Seyahatname) dönüşmüştür.
Endülüs dağlarının kalbinde, ortasından geçen derin bir kanyonla (El Tajo) ikiye ayrılmış efsanevi şehirdir. Müslümanlar döneminde ‘İznet Rand Önda’ olarak bilinen bu şehir, fethedilmesi en zor doğal kalelerden biri olmuştur. Edebiyatçılara, seyyahlara ve şairlere ilham veren köprüleri ve uçurumun kenarındaki beyaz evleriyle (Pueblos Blancos) Endülüs coğrafyasının en dramatik silüetine sahiptir.
arapca ‘su veren/sulayan’ anlamındaki ‘sâkiye’ kelimesinden İspanyolcaya ‘acequia’ olarak geçen, Endülüs’ün kurak topraklarını cennet bahçelerine çeviren muazzam İslam su mühendisliğinin temelidir. Müslümanlar, suyu sadece bir ihtiyaç değil, Kur’an’daki cennet tasvirlerinin dünyevi bir yansıması ve estetik bir unsur olarak görmüş; dağlardan saraylara ve tarlalara yerçekimi yardımıyla kilometrelerce su taşımışlardır.
711 yılında emrindeki küçük bir İslam ordusuyla İber Yarımadası’na geçip Vizigotları yenerek Endülüs tarihini başlatan büyük Berberi kökenli komutandır. Karaya ayak bastığı dağa onun anısına ‘Cebel-i Tarık’ (Tarık’ın Dağı / Gibraltar) denmiştir. Geri dönüş umudunu kesmek ve askerlerini zafere mecbur bırakmak için gemileri yaktırdığı hadisesi, kararlılığın evrensel bir simgesi olmuştur.
İber Yarımadası’nın tam kalbinde yer alan, Endülüs’ün eski başkentlerinden ve bilim merkezlerindendir. 1085 yılında Kral VI. Alfonso tarafından işgal edilmesi, İslam dünyasında büyük bir şok ve travma yaratmıştır. Ancak bu düşüş, şehirdeki devasa İslami kütüphanelerin Hıristiyanların eline geçmesini ve 12. yüzyılda burada kurulan ‘Çeviri Okulu’ sayesinde Aristo felsefesinin, İbn Sina tıbbının ve İbn Rüşd mantığının Latinceye çevrilerek Avrupa Rönesans’ını başlatmasını sağlamıştır.
11. yüzyıl Kurtuba’sında yaşamış Emevi halifesinin kızıdır. Peçe takmayı reddeden, cübbesinin eteklerine altın suyuyla şiirler işleten ve kendi sarayında dönemin en büyük şairlerini, alimlerini toplayarak edebiyat meclisleri düzenleyen güçlü, bağımsız ve entelektüel Endülüs kadınının sembolüdür. Büyük şair İbn Zeydun ile olan fırtınalı aşkı edebiyat tarihine geçmiştir.
Muvaşşah formunun tamamen Fasih (klasik) arapca yerine, Endülüs halk arapcasıyla ve yerel lehçelerle yazılan daha serbest halidir. Ud eşliğinde sokaklarda, meydanlarda okunurdu. Zecel ustalarının Endülüs’ten Kuzey İspanya ve Güney Fransa’ya geçerek Avrupalı ‘Troubadour’ (Gezgin Ozan) geleneğini başlattığı, Avrupa lirik şiirinin temelini attığı bilinmektedir.
Latinceye Abulcasis olarak geçmiş, 10. yüzyılda Medinetü’z-Zehra’da doğup yaşamış büyük tıp alimidir. 30 ciltlik ‘El-Tasrif’ adlı tıp ansiklopedisi, Avrupa’da tam 500 yıl boyunca tıbbiyelerde temel ders kitabı olarak okutulmuştur. Kendi icat ettiği 200’den fazla cerrahi aletin çizimlerini kitabına ekleyerek modern ameliyat tekniklerinin ve cerrahinin kurucusu olmuştur.
Özellikle Endülüs ve Fas mimarisinde görülen, tek renkli sırlı çinilerin ince ince kırılarak yıldız ve çokgenler şeklinde geometrik desenler oluşturacak şekilde bir araya getirildiği mozaik sanatıdır. İslam sanatında canlı tasvirinden kaçınılması, ustaları bu sonsuz geometrik desenlerde ilahi ahengi aramaya yöneltmiştir.
Farsça ‘Karakuş’ anlamına gelen lakabıyla bilinen, Bağdat’tan sürülüp Kurtuba’ya sığınan efsanevi müzisyen ve vizyonerdir. Udun teline beşinci teli (ruhu temsil eden kırmızı tel) ekleyip mızrap yerine kartal tüyü kullanmakla kalmamış; mevsime göre giyinmeyi, yemekleri üç kapta (çorba, ana yemek, tatlı) sırayla yemeyi, kristal bardak kullanmayı ve kısa saç modasını Endülüs’e ve dolayısıyla Avrupa’ya öğreten estetik dehasıdır.
Tuleytula’nın (Toledo) 1085’te Hıristiyanların eline geçmesinin ardından, Başpiskopos Raymond’un desteğiyle kurulan çeviri organizasyonudur. Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan alimlerin bir arada çalışarak; Antik Yunan felsefesini, Hint matematiğini, İslam tıbbını ve astronomisini (özellikle İbn Sina, Farabi, İbn Rüşd ve Harezmi’nin eserlerini) arapcadan Latinceye çevirdikleri ve Avrupa’nın karanlık çağını bitiren büyük bilimsel uyanıştır.
12. yüzyılda Belensiye’de (Valencia) doğan ve Gırnata’da yetişen meşhur gezgindir. Muvahhidler döneminde hacca gitmek üzere yola çıkmış ve Sicilya, Mısır, Hicaz, Suriye güzergahında tuttuğu notları ‘Rıhle’ (Seyahatname) adıyla kitaplaştırmıştır. Onun satırları, o dönemdeki Haçlı Seferleri’nin ve Akdeniz’in sosyolojik yapısının en önemli tarihi vesikasıdır.
10. yüzyılın sonlarında, çocuk yaştaki Halife II. Hişam döneminde Hâcib makamına yükselerek devleti fiilen tek başına yöneten askeri ve siyasi dehadır. Hıristiyan krallıklara karşı yaptığı 50’den fazla seferin hiçbirini kaybetmediği için kendisine ‘El-Mansur’ (Allah’ın yardımıyla galip gelen) denmiş, İspanyollar onu korkuyla ‘Almanzor’ olarak anmıştır.
11. yüzyılda yaşamış, Endülüs’ün en büyük vizyonerlerinden, fıkıh, tarih, felsefe ve edebiyat alimidir. Zahiri mezhebinin en güçlü savunucusudur. Onu dünya edebiyatında ölümsüz kılan ise, aşkı, aşıkları ve sevginin psikolojisini anlattığı ‘Güvercin Gerdanlığı’ (Tavk el-Hâmame) adlı muazzam eseridir. Endülüs’ün yıkılış dönemindeki acıları bizzat yaşamış, kitapları yakılmış hüzünlü bir aydındır.
12. yüzyılda Kurtuba’da yaşamış büyük İslam filozofu, hekimi ve hukukçusudur. Din ile felsefenin (akıl ile vahyin) çatışmadığını, aksine aynı hakikatin farklı ifade biçimleri olduğunu savunmuştur. Aristoteles üzerine yazdığı şerhler (açıklamalar) Latinceye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde yüzyıllarca okutulmuş, Rönesans’ın ve Avrupa aydınlanmasının en büyük düşünsel temellerinden biri olmuştur.
12. yüzyılda yaşamış, İbn Rüşd’ü saraya kazandıran Muvahhidler dönemi başhekimi ve filozofudur. Onu eşsiz kılan, bir ıssız adada bir ceylan tarafından büyütülen ve aklını kullanarak tek başına Allah’ın varlığını, tabiat kanunlarını bulan bir çocuğun hikayesini anlattığı ‘Hayy bin Yakzan’ adlı eseridir. Bu kitap, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’suna ilham veren felsefi bir başyapıttır.
