Sabır, Kanaat, Mürüvvet | Tahammül kalkanı

Muhammed Yasir Asrak 10 Ara 2025 5 dk okuma
PAYLAŞ

Bir zat; kendine sabrı, kanaati ve mürüvveti fiilen öğretip gösterecek bir mürşit arıyordu. Sordu, soruşturdu. Bağdat’ta Hallac-ı Mansur isminde Allah’ın bir velisi olduğunu, onu ziyaret etmesini ve ondan bu istediklerini tahsil edebileceğini söylediler. Bağdat’ın yolunu tutan o zat, oraya vasıl oldu. Hemen Hallac’ı sordu. Onun hapishanede olduğunu, kendisinden “Enel-Hak” sözü zuhur edip mahkûm olduğunu haber verdiler.

Dikkat buyurulursa, Hallac-ı Mansur “Ben Hakk’ım” demişti, “Hak benim!” dememişti ki… Bir kimse “Ben insanım” diyebilir ama “İnsan benim” dedi mi kabahatlidir. Hallac-ı Mansur’u yanlış anlamışlar; “Ben Hakk’ım” şeklinde söylediği sözü, “Hak benim” şeklinde yorumlamışlardı.

Neyse, bu zat hapishanede Hallac’ı ziyaret edip; üç aylık yoldan geldiğini, kendisine kanaatin, sabrın ve mürüvvetin ne olduğunu fiilen göstermesini rica ve niyaz etti. Hazreti Hallac, “Bak oğlum, bana birçok ihvan ve yaranım yiyecek getirirler. Ben onların getirdiğini zindan fakirlerine Allah için dağıtırım; kendim ise bu kuru ekmekleri suya batırıp yer ve bunlara kanaat eylerim,” dedi.

Sabır meselesine gelince; Hallac-ı Mansur kollarını iki tarafa açıp elindeki zincirden kurtuldu ve duvara işaret etti. Duvar yarıldı, oradan bir yol açıldı. Olanları gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi seyreden o zata hitaben devam ile, “Evet, sabır meselesine gelince… İşte ben şuradan kaçabilirim; fakat mademki şeriat beni hapis eyledi, sabır edip idamımı bekleyeceğim,” dedi. Son olarak, “Mürüvvete gelince; o mühim bir sıfattır. Onu sana bugün öğretemem, yarın gel,” dedi.

Ertesi gün alelacele mürüvveti öğrenmeye koşan zat, Hallac’ı darağacında asılı buldu. Dün bunu, yani mürüvveti öğretmesi için neden ısrar etmemişti? Kendisine sabır ve kanaati hiç kimseden görmediği tarzda öğreten bu mürşit, mürüvvet için hepsinden mühim demişti. İşte bu mühim meseleyi, bu mühim insandan öğrenemeden onu ebediyen kaybetmişti. Kendi kendine, “Ah keşke, keşke ısrar edip mürüvveti de öğrenseydim!” diyordu. Büyük bir fırsatı kaçırmıştı.

Fakat o gece, bu zat bir rüya görür. Rüyasında kıyamet kopmuştu. Bir ayak, bin bir ayak üstünde… Herkes korku ile dehşete düşmüş vaziyette, bu hesap gününün şefaatçisi Muhammed Aleyhisselam’dan imdat bekliyordu. İşte bu sırada, ona sabır ve kanaati öğretip mürüvveti öğretemeden ahirete göçen mürşidi ile onu mahkûm eden kadı efendinin, aralarındaki davanın görülmesi için huzurullaha geldiklerini gördü.

Bu davada Hallac’ın idamı için hüküm veren kadı, davayı kaybetti. Allah tarafından mahkûm edilmişti. Melekler kadıyı nâra (ateşe) atmak üzere harekete geçtikleri esnada Hallac-ı Mansur, “Yarabbi, şimdi benim makamım neresidir?” dedi ve “Sen şehadet ile müşerref olduğun için makamın cennettir,” cevabını aldı.

Bunun üzerine Hallac-ı Mansur niyaz edip yalvararak şöyle bir dilekte bulundu: “Ey her şeyi en iyi bilen, kalplerden geçen arzuları, zihinlerden geçen fikirleri bilen Yüce Allah! Bizlere Habibin Muhammed Aleyhisselam vasıtasıyla öğrettiğin insanlık kaidelerine göre, ben cennete tek başıma katiyen girmem. Zira benim şehit olmama, dolayısıyla cenneti kazanmama vesile olan kadı efendi cehenneme giderken, ben cennete girip onu azaba terk etmekten hayâ ederim. Sonra, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam Efendimizin yüzüne nasıl bakabilirim? Kendimi âleme ‘Muhammed’in ümmetindenim’ diye nasıl tanıtabilirim? Benim Muhammed Habibullah yolunda öğrendiğime göre; ya ben de kadı efendi ile cehenneme girerim yahut kadı efendi de benimle birlikte cennete kabul edilir. Bunu Senden, Resulün hürmetine rica ve niyaz ediyorum Ya Rabbi.”

Allah (Celle Celaluhu), Hallac kulunun Habibi Muhammed’i vasıta kılarak yaptığı ricasını kabul buyurup, ona kadı efendi için şefaat etme müsaadesini verdi ve cennete onların ikisini birlikte götürmeleri için meleklerine emretti.

O zat rüyasında bundan sonra Hallac ile kadı efendiyi el ele cennetin kapısına varmış olarak gördü. Cennetin kapısı önünde duran Hallac, kadı efendiyi önce cennete dâhil ettikten sonra geriye dönüp, kendisinden mürüvveti öğrenmek isteyen o zata hitaben: “Gördün mü? İşte mürüvvet de buna derler,” dedi ve kendisi de cennetin kapısından içeri girdi. Rüyayı gören zata, Hazret mürüvveti de böyle öğretmiş oluyordu.

Cihan bağında ey akil,
Budur makbul, ins-ü cin,
Ne sen kimseden incin,
Ne kimse senden incinsin!

( Muzaffer Ozak’ın İrşad adlı eserinin 2.cildinden alınmıştır.)

Yorum Yaz