Bir yanında Issık Göl’ün uçsuz maviliği, diğer yanında Tanrı Dağları’nın göğe yükselen heybeti…
Bu iki ihtişamın arasında yükselen bir Türk-İslam şehridir, Karakol…
Karakol, Kırgızistan’ın doğusunda, Issık Göl’ün kıyısında yer alıyor. Türkistan’ımızın en güzide şehirlerinden birisi..
Kırgızistan’ı birçok defa ziyaret ettim; her gidişimde muhakkak uğrarım Karakol’a.
Tabiatının güzelliği bir yana, insanlarının samimiyeti ve misafirperverliği bu şehri gönlümde bambaşka bir yere koydu. Her ziyaretimde aynı sıcaklıkla karşılandığım, sokaklarında kendimi yabancı hissetmediğim bu güzel şehir, gönlümde müstesna bir yer edindi.
Zira mekânlara asıl kıymetini veren, üzerlerinde yaşayan insanlardır. Bir şehri hatıralarımızda güzelleştiren; taşından, toprağından ziyade insanlarının samimiyeti, muhabbeti ve bıraktığı güzel izlerdir.
Bu yazımda hem Karakol’u biraz daha yakından tanıtacak hem de sizleri Karakol’da tanıdığım, gönlümde güzel hatıralar bırakan dostlarımla buluşturacağım inşallah.
Bir Türk Yurdunun İşgalden İstiklâle Hikâyesi…
Karakol, Rus işgalinden çok daha önce, Türklerin yaşadığı kadim Türkistan coğrafyasının bir parçasıydı. Issık Göl ve çevresi, asırlar boyunca başta Kırgız Türkleri olmak üzere çeşitli Türk topluluklarının yurdu oldu.
19. yüzyılda Rus Çarlığı, Türkistan’a doğru sistemli bir sömürge siyaseti yürütmeye başladı. Rus orduları bölgeye girerek hanlıkları birer birer hâkimiyetleri altına aldı. Karakol da bu sürecin ardından 1869 yılında Ruslar tarafından askerî bir merkez olarak seçildi. Böylece Türklerin asırlardır yaşadığı bu coğrafyada Rus işgaliyle beraber yeni bir dönem başladı.
Rus işgaliyle bölgenin sosyal ve demografik yapısı da değişmeye başladı. Rusya’dan bölgeye yerleşimler teşvik edildi, yeni Rus mahalleleri kuruldu. Bunun sonucunda Kırgız Türklerinin kendi topraklarındaki nüfus ve hâkimiyet dengesi zamanla değişti.
Özellikle 1916 yılında Rusların zorunlu askerlik uygulamasına karşı Türkistan’ın birçok bölgesinde büyük bir isyan başladı. Kırgız Türklerinin de katıldığı bu hareket, Rusların sert müdahalesiyle kanlı bir şekilde bastırıldı. Binlerce insan hayatını kaybetti, yüz binlerce Kırgız Türkü ise canını kurtarmak için Çin’e kaçmak zorunda kaldı. Kırgız Türklerinin hafızasında “Ürkün” adıyla yer eden bu hadise, Rus işgalinin bıraktığı en acı hatıralardan biri oldu.
1917 Bolşevik İhtilali’nin ardından Rus işgali sona ermedi; sadece isim değiştirdi. Türkistan bu kez Sovyetler Birliği’nin hâkimiyetine girdi. Özellikle Müslümanlar ağır baskılarla karşılaştı; camiler ve medreseler kapatıldı, hocalar kurşuna dizildi. İslami hayatın kurumları birer birer ortadan kaldırılırken, Sovyetleştirme politikalarıyla toplumun yapısı da köklü biçimde değiştirilmek istendi. Türkistan’ın Müslüman kimliğini zayıflatmak, dini hayatı ortadan kaldırmak ve toplumu ateist bir anlayış doğrultusunda yeniden şekillendirmek için uzun yıllar sürecek ağır bir asimilasyon politikası uygulandı.
Bu arada Rus döneminde şehrin adı, Rus kâşif Nikolay Prjevalski’nin adına ithafen “Prjevalsk” olarak değiştirildi. Sovyet döneminde de bu isim kullanılmaya devam etti. Kırgızistan’ın 1991’de bağımsızlığını kazanmasının ardından ise şehir, tarihî adı olan “Karakol”a yeniden kavuştu.
Bugün Karakol sokaklarında dolaşırken bu çalkantılı tarihin izlerine hâlâ rastlamak mümkün. Eski Rus yapıları, Sovyet döneminden kalan izler ve şehrin bugünkü hâli, burada yaşanan büyük değişimlerin sessiz şahitleri gibi. Fakat bütün bu değişimlerin altında, asırlardır bu topraklarda yaşayan Kırgız Türklerinin hafızası ve kimliği varlığını korumaya devam ediyor.
Bunun en güzel örneklerinden biri de şehrin yeniden “Karakol” adını alması. Bir zamanlar Rus işgaliyle adı değiştirilen, ardından Sovyet rejiminin ateistleştirme ve asimilasyon politikalarına maruz kalan şehir, bugün yeniden kendi tarihî adıyla anılıyor. Karakol adının yeniden kullanılması bir isim değişikliğinin ötesinde bu toprakların kendi tarihine ve kimliğine yeniden sahip çıkması yönünde atılmış önemli bir adımdır. Elhamdülillah…
Karakol: Muhacirlerin Yurdu…
Karakol’un tarihini araştırdıkça şehrin bir başka yönü daha ortaya çıkıyor: Karakol, aynı zamanda bir muhacir şehri. Farklı zamanlarda farklı coğrafyalardan gelen insanlar, yaşadıkları zulüm ve baskılar sebebiyle yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, bu topraklara sığınarak burada kendilerine yeni bir hayat kurmuşlar.
Çin’deki baskılardan kaçan Dunganlar, Sovyet döneminin sürgünleriyle buraya savrulan Tatarlar ve farklı coğrafyalardan gelen başka topluluklar… Her birinin geride bıraktığı bir vatan, yarım kalmış hatıralar ve yeniden kurmak zorunda kaldıkları bir hayat var.
Bu yüzden Karakol’u yalnızca Tanrı Dağları’nın eteğinde kurulmuş sakin bir şehir olarak görmek eksik kalır. Burası, yurtlarından koparılan insanların zamanla kendilerine yeni yuvalar kurduğu ve geride bıraktıkları hayatın izlerini yeni vatanlarında yaşatmaya devam ettiği bir muhacir şehri.

Dunganlar: Çin’deki Zulümden Türkistan’a Uzanan Bir Muhacirlik..
Karakol’da yaşayan topluluklardan biri de Dunganlardır. Sünnî ve Hanefî Müslüman olan Dunganların kökeni, Çin’in batısındaki Şensi ve Kansu bölgelerinde yaşayan Müslüman topluluklara dayanıyor. Çin’de İslâm’ın ve Müslümanların asırlara uzanan köklü bir geçmişi var. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde Müslümanlar üzerindeki baskılar giderek arttı. Bu baskılar, Dunganların yurtlarını terk ederek Türkistan’a doğru uzanan uzun ve acı dolu yolculuğunu başlattı.
1862 yılında Şensi’de başlayan Dungan ayaklanması, kısa sürede Kansu ve Doğu Türkistan’a kadar yayıldı. Müslümanlar, üzerlerindeki baskılara karşı canlarını, yurtlarını ve varlıklarını korumak için mücadele ettiler. Ancak Çin’deki Çing yönetimi bu ayaklanmayı son derece sert bir şekilde bastırdı. Yıllarca süren çatışmaların ardından Müslümanların yaşadığı birçok yerleşim büyük bir yıkıma uğradı ve çok sayıda Müslüman şehit oldu.
İşte Dunganların Türkistan’a uzanan muhacirlik hikâyesi böyle başladı. Ailelerini yanlarına alan binlerce insan, Çin’in batısından yola çıkarak Türkistan’a doğru ilerledi.
1877’de Yâkub Beg’in ölümünün ardından Çin hâkimiyetinin Doğu Türkistan’da yeniden kurulmasıyla baskılar daha da arttı. Çin idaresi altında kalmak istemeyen Dunganların önemli bir kısmı, 1877-1884 yılları arasında Şensi, Kansu ve Doğu Türkistan’dan ayrılarak Orta Türkistan’a göç etti. Bu göçlerin en büyüklerinden biri ise 1877-1878 yıllarında Boyan Akhun liderliğinde Kansu’dan Yedisu bölgesine yapılan göçtü.
Önlerinde aşılması gereken uzun yollar, arkalarında ise bıraktıkları yurtları vardı. Dağları aşarak Orta Türkistan’a ulaşan Dunganların bir kısmı bugünkü Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan topraklarına yerleşti. Karakol ve Issık Göl çevresi de zamanla Dunganların önemli yerleşim merkezlerinden biri hâline geldi.
Yurtlarını geride bırakırken yanlarında taşıdıkları en kıymetli miras, imanları ve kültürleri oldu. Yeni topraklarda camilerini kurdular, çocuklarını kendi dilleriyle yetiştirdiler; geleneklerini, sofralarını ve aile hayatlarını koruyarak geçmişleriyle bağlarını sürdürdüler.
Karakol’da bunun en güzel şahitlerinden biri de Dungan Camii’dir. 1910 yılında inşa edilen cami, Çin mimarisinin izlerini taşıyan ahşap yapısıyla şehrin en dikkat çekici eserlerinden biri. Çivi kullanılmadan yapılan bu yapı, Dunganların geldikleri coğrafyayı unutmadan yeni yurtlarında kurdukları hayatın adeta bir sembolü hâline gelmiş.
Fakat Dunganların hikâyesi burada da sona ermedi. Çin’deki zulümden kaçarak Türkistan’a sığınan bu insanlar, yıllar sonra bu defa Sovyet rejiminin baskısıyla karşı karşıya kaldılar. 1917 Bolşevik İhtilâli’nin ardından diğer Müslüman topluluklar gibi Dunganların da hayatı ağır baskı altına girdi. Camileri kapatıldı, dinî eğitim engellendi, imamlar baskı gördü. Yıllarca büyük zorluklarla korudukları inançlarını bu defa Sovyet rejiminin ateist politikaları karşısında yaşatmaya çalıştılar.
Bütün bu acılara rağmen Dunganlar imanlarını muhafaza ettiler, elhamdülillah.
Bugün Dungan Camii’nin önünde durduğunuzda, bütün bu hikâye gözünüzün önünden geçiyor. O ahşap sütunlarda, rengârenk süslemelerde ve göğe doğru yükselen çatıda, Çin’den kopup Tanrı Dağları’nın eteklerinde yeni bir hayat kuran insanların izlerini görüyorsunuz. Yurtlarından ayrılmak zorunda kalan bir Müslüman topluluğun acısı, sabrı ve yeniden kök salma gayreti bu camide hâlâ yaşıyor. Bu cami, onların muhafaza ettikleri imanlarının ve unutmadıkları vatanlarının sessiz bir şahidi.
Trenlerinden Karakol’a: Tatar Türkleri…
Tatar Türklerinin tarihinde Sovyet dönemi, sürgünlerin ve büyük acıların yaşandığı bir dönemdir. Yurtlarından koparılmanın ve uğradıkları büyük soykırımın acısı, Tatar Türklerinin hafızasında derin izler bıraktı.
Özellikle 1944 yılında Kırım Tatarlarının tamamına yakınının Kırım’dan sürülmesi, Sovyet döneminin en büyük toplu sürgünlerinden biri olarak hafızalara kazındı. İnsanlar birkaç saat içinde evlerinden koparıldı. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar, hiçbir hazırlık yapmalarına fırsat verilmeden üst üste tren vagonlarına dolduruldu. Günler süren yolculuk boyunca açlık, susuzluk ve hastalıkla mücadele ettiler; ağır şartlara dayanamayan binlerce insan yollarda hayatını kaybetti.
Kardeşlerimiz yalnızca evlerini geride bırakmadılar. Camilerini, mezarlarını, tarlalarını, hatıralarını ve yüzyıllardır yaşadıkları vatanlarını da terk etmek zorunda kaldılar. Kırım’da boşaltılan evlere ise başkaları yerleştirildi, köylerin ve şehirlerin isimleri değiştirildi. Bir milletin kendi toprağındaki izleri silinmek, hafızası yok edilmek istendi.
Sürgün edilenler, Orta Türkistan’ın farklı bölgelerine dağıtıldı. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a yerleşerek hiç bilmedikleri topraklarda yeni bir hayat kurmaya çalıştılar. Tatarların bir kısmı da Kırgızistan’a, Karakol ve çevresine geldi. Geride bıraktıkları vatanın hasretiyle yaşarken, onları ayakta tutan en büyük dayanakları imanları oldu.
Çocuklarına dillerini öğrettiler, geleneklerini yaşattılar ve İslâm’ı nesilden nesile aktardılar. Şüphesiz Karakol’da bunun en güzel şahitlerinden biri de Tatar Camii’dir. Tatarların gayretiyle inşa edilen cami, uzun yıllar şehirdeki İslâmî hayatın merkezlerinden biri oldu; Sovyet döneminde ise maalesef diğer birçok cami gibi kapatıldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından elhamdülillah yeniden açıldı ve bugün Müslümanlara hizmet vermeye devam ediyor.
Kırım’dan, Kazan’dan ve Türkistan’ın farklı bölgelerinden savrulan insanlar bugün Karakol’da buluşuyor. Yurtlarından koparıldılar; fakat köklerinden kopmadılar. Dillerini, kültürlerini ve İslâm’ı yanlarında taşıyarak Orta Türkistan’da yeniden hayat kurdular.
Evet, zulüm insanı yurdundan çıkarabilir, mabedine kilit vurabilir; fakat Allah’ın nurunu söndüremez. O nur bugün, Karakol’un minarelerinden yükselen ezanlarda yankılanıyor. Elhamdülillah…
Doğu Türkistan’dan Karakol’a: Uygur Türkleri…
Uygur Türklerinden bahsederken gözümü biraz doğuya, Doğu Türkistan’a çevirmemiz gerekiyor. Karakol, Doğu Türkistan’a yakın Türkistan şehirlerinden biri. Bu sebeple şehirde yaşayan Uygurların hikâyesi, hemen yanı başındaki kadim Türk yurduyla aslında yakından ilgili…
Uygur Türkleri, tarih boyunca Türkistan’ın önemli şehirlerinde ticaretle uğraşmış, şehir hayatının ve kültürel hayatın gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Kervan yolları üzerinde kurdukları ticaret bağları sayesinde Doğu Türkistan’dan Fergana’ya, Semerkant’tan Issık Göl çevresine kadar uzanan geniş bir coğrafyada iz bırakmışlar. Karakol’a gelen Uygur Türkleri de bu ticaret geleneğini devam ettirmişlerdir.
Uygur Türklerinin Karakol’daki hayatına baktığımızda, onları ayakta tutan en önemli şeyin aileleri ve kültürleri olduğunu görüyoruz. Evlerinde Uygur Türkçesi konuşuyor, geleneklerini yaşatıyor, çocuklarına atalarından kalan kültürü aktarıyorlar, elhamdülillah…
Doğu Türkistan’da ise bambaşka bir tablo var. Uygur Türkleri, kendi tarihî yurtlarında uzun zamandır ağır baskılar altında yaşıyor. Özellikle son yıllarda ibadet ve inanç özgürlüğünün kısıtlanması, toplama kampları, zorunlu eğitim ve angarya uygulamaları ile Müslüman kimliğine yönelik baskılar, Uygur Türklerini şedit bir zulümle karşı karşıya bırakıyor. Kendi vatanlarında insanların dillerini, dinlerini ve kültürlerini özgürce yaşama hakkının ellerinden alınması, gerçekten büyük bir asimilasyon politikası…
Karakol’un Doğu Türkistan’a yakınlığı, bu hikâyeyi insanın gözünde daha da anlamlı hâle getiriyor. Bir tarafta kendi kültürünü yaşatmaya çalışan kardeşlerimiz, diğer tarafta aynı milletin baskı altında yaşayan milyonlarca ferdi…
Gönlümüzden geçen, duamızda olan; Doğu Türkistan’da yaşayan kardeşlerimizin de bir gün kendi vatanlarında huzur içinde, İslâm’ı özgürce yaşayabilmeleri…
Rabbimiz Doğu Türkistan’ı zulümden kurtarsın, Uygur Türklerine huzur ve hürriyet nasip etsin. İnşallah Karakol’da özgürce yükselen ezanlar, bir gün Doğu Türkistan’ın bütün şehirlerinde de özgürce yankılanır.
Karakolda bir nikah…
Karakol’da yaşadığım en güzel hatıralardan biri, Türkiye’de tanıştığım Mustafa kardeşim vesilesiyle gerçekleşti. Aslen Dungan olan Mustafa, Türkiye’de tıp okuyordu. Kendisiyle de o yıllarda tanışmıştık. Hamdolsun, dostluğumuz baki… Okulu bitirince memleketine döndü, şimdi Karakol’da doktorluk yapıyor.
Karakol’a geldiğimi duyunca hemen yanıma geldi ve beni ailesinin evine götürdü. Daha kapıdan girer girmez öyle sıcak karşıladılar ki kendimi bir anda aileden biri gibi hissettim. Annesi, babası, kardeşleri derken ev yavaş yavaş kalabalıklaştı. Meğer akrabalarını da davet etmişler, bizim gelişimiz için güzel bir ziyafet hazırlamışlar, Allah razı olsun.
Sofraya tabaklar peş peşe geliyor, biz “Yeter, zahmet etmeyin.” dedikçe bir yenisi daha ekleniyordu. Herkesin derdi misafiri doyurmak, gönlünü hoş etmekti. Öyle bir ikram ve muhabbet vardı ki insan mahcup oluyordu. Bir an kendimi binlerce kilometre uzakta değil de Ardahan’da bir akrabamın evinde hissettim.
Bir yandan yemek yiyor, bir yandan çay içiyor, bir yandan da uzun uzun sohbet ediyoruz. Sohbet ilerledikçe Türkiye’ye olan muhabbetlerini daha yakından hissetmeye başladım. Türkiye’yi yakından takip ediyorlar; Türkiye’de olup bitenleri, haberleri, hatta gündelik hayatı en az bizim kadar biliyorlar.
Özellikle Cumhurbaşkanımıza karşı büyük bir sevgi ve muhabbetleri var. Türkiye’den geldiğimi öğrenince Cumhurbaşkanımızdan bahsetmeye başladılar. “O bizim de reisimiz.”, “Dünya lideri.”, “Türkiye’yi süper güç yaptı.”, “Osmanlı’yı yeniden diriltti.”, “Müslümanların lideri.” gibi sözlerle cumhurbaşkanımıza karşı duydukları muhabbeti yansıtıyorlardı.
Cumhurbaşkanımızdan bahsettiklerinde yüzlerindeki heyecan ve samimiyet dikkatimi çekiyordu. Binlerce kilometre uzakta, Tanrı Dağları’nın eteklerinde bir evin sofrasında Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanımıza duyulan bu muhabbeti görmek gerçekten insanı duygulandırıyordu.
Ertesi gün Mustafa’nın yakınlarından birinin düğünü vardı. Beni de geleneksel bir Dungan düğününü görmem için davet ettiler. Düğün evine gittiğimizde daha kapıdan itibaren bir hareketlilikle karşılaştık. İnsanlar bir taraftan düğüne geliyor, evin bir köşesinde yemekler hazırlanıyor, diğer tarafta sofralar kuruluyordu.
Sofraya oturduğumuzda Dungan mutfağının birbirinden farklı yemekleri peş peşe gelmeye başladı. Pilav, lagman ve çeşit çeşit hamur işleri derken masada tabak konacak yer kalmadı.
Düğünün en hoşuma giden tarafı, ailenin bütün fertlerinin bir arada olmasıydı. Büyükler başköşede oturuyor, gençler bir yanda, çocuklar evin içinde koşturuyordu. Herkes düğünün bir ucundan tutmuştu. Farklı bir merasimin içindeydik ama birçok şey bize yabancı gelmiyordu. Kalabalık aile, bol ikram, büyüklerin duası ve düğün telaşı… Sanki Türkistan’ın başka bir köşesinde, bir akrabamızın düğününe katılmış gibiydik.

Nikâh vakti geldiğinde, nikâhı kıyacak aksakal imam yanıma geldi ve hiç beklemediğim bir şey söyledi:
— Nikâhı siz kıyınız.
Şaşırdım. “Niçin ben?” diye sorunca tebessüm ederek:
— Sen hilâfetin memleketinden geliyorsun. Sen varken ben nikâh kıymam, buyurun, dedi.
Bir anda herkesin gözü bana çevrildi. Yüzlerdeki muhabbet daha da belirginleşmişti. Türkiye’den, onların ifadesiyle hilâfetin memleketinden gelen bir kardeşleri olarak nikâhı benim kıymamı istiyorlardı.
O an bu sözün şahsımdan çok, taşıdığı tarihî hatıraya ait olduğunu hissettim. Osmanlı’ya, hilâfete ve Türkiye’ye duyulan muhabbet, aradan geçen onca zamana rağmen gönüllerde hâlâ canlıydı. Ben de bu güzel teveccüh karşısında nikâhı kıymayı kabul ettim.
Böylece Karakol’da, bir Dungan ailesinin düğününde onların nikâhını kıymak da bize nasip oldu.
Ardından hep birlikte sofraya oturduk. Yemekler geldi, çaylar içildi, sohbetler edildi, dualar yapıldı. Birkaç saat önce birbirimizi tanımayan insanlar, aynı sofranın etrafında sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi kaynaştı…
Akşam üzeri evden ayrılırken herkesle tek tek vedalaştık. Türkiye’de başlayan bir dostluk, binlerce kilometre ötede bizi bir Dungan ailesinin evine, bir düğün sofrasına ve bir nikâha kadar getirmişti.
Bazen insan bir yolculuktan geriye yalnızca gördüğü şehirleri ve manzaraları hatırlayarak dönmüyor. Bazen bir sofrada tanıştığı insanlar, duyduğu bir dua, paylaştığı bir çay yolculuğun en kıymetli hatırası olarak kalıyor. Karakol’da bize nasip olan da tam olarak buydu. Binlerce kilometre ötede, hiç beklemediğimiz bir yerde gönlümüze yeni dostlar kattık, elhamdülillah..
Bir Köy Evinde Kalan Türkistan Hatırası
Karakol’un doğal güzelliklerini keşfederken yolumuz bir köye düştü. Namaz vakti yaklaşınca köyün camisinin yolunu tuttuk. İçeri girdiğimizde imam efendiyle tanıştık. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. Birkaç kelime hâl hatırdan sonra bana dönüp:
— Buyurun, namazı siz kıldırın, dedi.
“Siz imamsınız, lütfen siz kıldırın.” desem de ısrar etti. Türkiye’den geldiğimi duyunca, muhabbetinden bu vazifeyi bana bırakmak istemiş. Cemaat saf tuttu, ben de imamete geçtim. Elhamdülillah namazı kıldırdık, ardından cemaatle selamlaşıp biraz sohbet ettik.

Namazdan sonra cemaatten yaşlıca bir abi yanımıza geldi.
—Türkiye’den gelmişsiniz, dedi. Bizim eve misafir olun. Yaşlı bir annem var, Türkleri çok sever. Camiye Türkiye’den birinin geldiğini duyarsa, “Niye yanıma getirmediniz?” diye bana kızar. Sizi de mutlaka görmek ister.
Kırmadık, birlikte evlerine gittik.
Köy evinin kapısından içeri girdiğimizde bizi yaşlı bir teyze karşıladı. Türkiye’den geldiğimizi duyunca oturduğu yerden doğruldu, ayağa kalktı. Bize gösterdiği hürmet karşısında mahcup olduk. Sanki yıllardır beklediği bir misafiri gelmiş gibiydi.
Yanına oturduk, hâlini hatırını sorduk. Sohbet ilerledikçe yaşlı annenin gözleri dolmaya başladı. Türkiye’den geldiğimizi duyunca yıllardır içinde taşıdığı hatıraları birer birer anlatmaya başladı.
Yaşlı teyze 105 yaşındaydı. Hafızası maşallah oldukça sağlamdı. Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarını dün gibi hatırlıyor, o günlerde yaşananları kendi ağzından anlatıyordu.
Eşi terziymiş; fakat aynı zamanda dindar bir insanmış. Hocalık yasak olsa da yine de insanlara Kur’an öğretiyor, çocuklara dinlerini anlatıyor, elinden geldiğince İslâm’ı yaşatmaya çalışıyormuş. Elbette komünist rejim için bunların her biri suç…
Bir gün kapıları çalınmış. Askerler gelmiş, kocasını alıp götürmüşler. Nereye götürdüklerini dahi söylememişler. Günler geçmiş, haftalar geçmiş; kocasından bir haber çıkmamış. Sonunda uzak bir şehirde hapiste olduğunu öğrenmişler. Ne gidecek paraları ne de imkânları varmış. Ellerinden yalnızca mektup yazmak gelmiş; fakat gönderdikleri mektupların hiçbirine cevap alamamışlar.
Çocukları da daha küçücükmüş. Onları bırakacak kimseleri yokmuş. Zaten ikisi de yetim büyümüş. Yine de bir yolunu bulup çocuklarını da yanına alarak kocasının tutulduğu şehre gitmiş.
Fakat şehre vardığında, beklediği kavuşmanın yerini tarifsiz bir acı almış. Kocası, on gün önce hapiste hayatını kaybetmiş. Bunca yolu onu görmek, sesini duymak, belki son bir kez sarılmak ümidiyle gelmiş; fakat yetişememiş. Ne cenazesini görebilmiş ne de mezarının yerini öğrenebilmiş.
Yanında küçücük çocuklarıyla, kocasının izini sürmek için geldiği şehirden eli boş dönmüş.
Yaşlı teyze bunları anlatırken sesi titriyordu. Bir cümle kuruyor, sonra susup birkaç saniye önüne bakıyordu. Sanki aradan geçen onca yıla rağmen o günleri yeniden yaşıyordu. Sonra bize dönüp şöyle dedi:
“Bu Allahsızlardan çok çektik oğlum. Ama zulüm ebedi olmadı; def olup gittiler, elhamdülillah. Bak şu gördüğün, torunumun torunu. Hafızlığını yeni bitirdi. Babası da hafız, dedesi de hafız. Bir hafız gitti, yerine bir hafız geldi. Bizim ailede şimdi yirmi hafız var.”
105 yaşındaki o teyze, bir asır önce kocasını hapse götürenlerin ardından bugün bize Kur’an’ı ezberleyen torunlarını gösteriyordu. Bir zamanlar “Allah” demeye korktukları evde, bugün yirmi hafız yetişmişti.
O an, bütün hikâyenin özünü anlamıştık. Onlar hocaları götürdüler, camileri kapattılar, insanları korkuttular. Fakat Kur’an’ı gönüllerden sökemediler. Zulüm geçti, nesiller değişti; fakat o evde Kur’an hâlâ okunuyor, elhamdülillah.
Sonra konu Türkiye’ye geldi. Yüzündeki hüzün bir anda yerini bir tebessüme bıraktı. Türkiye’yi çok sevdiğini, Türkiye’den gelen insanları görünce gönlünün ferahladığını söyledi. Cumhurbaşkanımızdan bahsederken ise sesi değişti:
“Recep Tayyip Erdoğan bizim için çok başka. Onu çok seviyoruz biz. O, bütün Müslümanların lideri. Baksana, buraya bile hizmet ediyor. Karakol’daki hastaneyi Türkiye yaptı. Ne zaman yapıldı? Erdoğan zamanında… Bu adam nerede bir mazlum varsa onun elinden tutuyor. Afrika’da, Suriye’de, Filistin’de… Her yerde Müslümanların yanında. Filistin’i savunuyor. Biz bunları görüyoruz, biliyoruz. Türkiye’nin önceki hâlini de biliyoruz. O zamanlar Müslümanlarla bu kadar ilgilenilmezdi. Şimdi ise dünyanın neresinde bir Müslüman varsa Türkiye oraya yetişmeye çalışıyor. Türkiye’yi güçlendirdi, yeniden itibar kazandırdı, şan verdi. Biz uzaktan bakıyoruz ama görüyoruz oğlum. Türkiye’nin güçlenmesi, bizi de güçlendiriyor, elhamdülillah…”
İnsan ister istemez gurur duyuyor. Binlerce kilometre ötede Türkiye’ye, tarihimize, Cumhurbaşkanımıza duydukları muhabbeti görünce insanın yüreği kabarıyor. Hele 105 yaşındaki yaşlı bir teyzenin, bütün hayatının acılarını anlatırken Türkiye’den söz açıldığında yüzünün aydınlanmasına şahit olmak bambaşka…
Fakat bu muhabbet insana yalnızca bir gurur vermiyor, aynı zamanda büyük bir sorumluluk da yüklüyor. Çünkü insanlar binlerce kilometre öteden Türkiye’ye bakıyor, bizden bir şeyler bekliyor, bizi kendi tarihleriyle ve umutlarıyla birlikte görüyorlar. Bir köy evinde, 105 yaşındaki bir teyzenin gözlerinde Türkiye’ye duyulan bu sevgiyi görünce insan ister istemez kendisine soruyor: Biz onların bize duyduğu bu muhabbetin hakkını verebiliyor muyuz?
Belki de asıl mesele burada başlıyor. Bize duyulan muhabbeti yalnızca güzel bir iltifat olarak görmek yerine, taşıdığımız emanetin farkına varmak gerekiyor. Çünkü Türkiye, onlar için yalnızca bir ülkenin adı değil; tarihimizin, kardeşliğimizin, umudumuzun ve güvenimizin karşılığı.
Üstadın dediği gibi: “Bu sancağın altı çok geniş…” Karakol’un o güzel köy evinde, bu sözün ne demek olduğunu bir kez daha hatırladım.
Son olarak…
Karakol’dan ayrılırken yanımıza bir şehirden fazlasını aldık. Bir camide kılınan namazı, bir köy evindeki sofrayı, 105 yaşındaki bir annenin titreyen sesini ve bize edilen duaları… Karakol, insanlarıyla, hikâyeleriyle ve taşıdığı Türkistan hatırasıyla gönlümüzde derin bir iz bıraktı.
Kırgızistan’a yolu düşen bütün dostlarımızı, bu güzel şehri görmeye davet ediyoruz.
Selametle…

Yorum Yaz