Oyalanıyoruz.
Bizzat kendimiz tarafından ya da bizi biz yapan şeyleri 1 ve 0’a döküp bizden daha iyi tanıyanlarca.
Bir gün birisi çıkıp yeni bir yapay zekâ filtresi paylaşıyor; ertesi sabah bütün sosyal medya akışımız bir anda 1980’lere ışınlanmış gibi görünüyor. Bir başka gün bir prompt şablonu dolaşıma giriyor: “Kendinizi retro bir dergi kapağında gösterin!” Yüz binlerce insan aynı komutu kopyalıyor, değişen kısmına kendi yüzünü iliştiriyor ve ekranına gururla bakıp fısıldıyor: “İşte bu da benim versiyonum. Ben de bu akımdan geri kalmadım.”
Peki sahiden senin versiyonun mu o?
Yoksa aynı dijital tornadan çıkmış yüz binlerce seri üretim kopyadan yalnızca biri misin?
İnternet, doğuşunda bize güya “kendin olma” özgürlüğü vadeden muazzam bir sahneydi. Fakat ne gariptir ki, insanlık tarihinin gördüğü en büyük tektipleşme makinesine dönüştü. Özgün olduğunu zanneden kitleler; yüz binlercesiyle aynı dili konuştuğunu, aynı estetiği tükettiğini, hatta ekranda aynı pikselleri kıpırdattığını fark bile edemez oldu.
“Aman canım, ne olacak? Şurada iki dakika eğleniyoruz işte” deyip geçilebilir. Fakat bu tür viral akımların asıl gayesi hiçbir zaman salt eğlence olmadı.
Burada çok daha kadim, çok daha derin bir insanlık yarası var: Bir topluluğa ait hissederken kendi şahsiyetini nasıl korursun? Kalabalığın içinde eriyip gitmeden bir zümrenin parçası olmak sahiden mümkün müdür?
Optimal Belirginlik: İnsan Ruhundaki Çatışma
Sosyal psikolog Marilynn Brewer’ın 1991 yılında ortaya koyduğu “Optimal Belirginlik Kuramı” (Optimal Distinctiveness Theory), insanın ruhundaki bu ebedi çatışmayı çok berrak bir mekanizmayla açıklar:
İnsan ruhu iki zıt kutup arasında sürekli gerilir. Bir tarafımız çılgınca birilerine benzemek, bir gruba dahil olmak ister; çünkü benzeyen dışlanmaz, onaylanır ve yalnızlık korkusundan kurtulur. Fakat tam o gruba kaynaştığımız anda, bu kez diğer tarafımız ayağa fırlar ve “Ben farklıyım, ben özelim, benim bir şahsiyetim var!” diye haykırır.
İşte dijital çağın viral akımları, insan ruhundaki bu hassas zaafı gıdıklamakta ustalaştı.
Her şey nasılsa hazır: Komut hazır, renk paleti hazır, nostaljik atmosfer hazır, oyunun bütün kuralları önceden yazılmış. Sen sadece o hazır şablonun içine kendi yüzünü yapıştırıyorsun. Hem kalabalığın onayını alıp akıntıya kapılıyorsun, hem de kendi silüetini gördüğün için özgün olduğunu sanıyorsun.
Açık konuşalım: Bu, ucuz bir avuntudan ve sahte bir aidiyet illüzyonundan başka bir şey değildir.
Kompleks Bulaşma ve Sosyal Onay Döngüsü
Peki bu akımlar nasıl oluyor da bir gecede tüm dünyayı kasıp kavuruyor?
Sosyolog Damon Centola’nın ağ teorisi araştırmalarına göre davranışlar, basit bir virüs gibi yayılmaz; “kompleks bulaşma” (complex contagion) mekanizmasıyla hareket eder. Yani tek bir temas yetmez; sosyal onay barajının aşılması gerekir.
Örnek verelim: Seksenler filtresini yalnızca yakın bir arkadaşın paylaştığında bakıp geçersin. Biraz daha önemsediğin biri paylaştığında şöyle bir durur, “Bunu nasıl yapmışlar acaba?” diye merak edersin. Fakat ertesi gün komşunun oğlu da paylaşıp annen elinde telefonla gelerek “Bizi de seksenlere götürsene” dediğinde, artık sosyal onay barajı tamamen yıkılmıştır. Akıma katılmak meşru, hatta neredeyse zorunlu hale gelmiştir.
Sinan Aral ve Lev Muchnik’in sosyal kanıt araştırmalarında gösterdiği gibi, bir de bu işin algoritmik etkileşim kanadı vardır. Akıma ilk katılanlar olağan etkileşimlerinin katbekat fazlasını aldığında, geri kalan kitle için o komutu kopyalayıp paylaşmak artık düşünülmeyen otomatik bir reflekse dönüşür. FOMO (gelişmeleri kaçırma korkusu), melankoli, nostalji gibi duygular bu ateşe odun taşır.
Fakat bütün bunlar sahici bir aidiyeti değil; olsa olsa dijital bir sürü psikolojisini gösterir.
Ahilikte Şahsiyet: Aynı Kalıp mı, Ustanın Mührü mü?
Bizim medeniyetimizin kurucu omurgası olan Ahilik; ne bireyi ezip yok eden totaliter bir sürüydü, ne de insanı vahşi bir bencilliğin kucağına terk eden işlevsiz bir kurum.
Ahilikte ilkelerdeki ortaklık, herkesin aynı fabrikadan çıkmış tek tip tuğlalara dönüşmesi demek değildi.
Farklılık ham maddede aranmaz; o ham maddenin nasıl, hangi yolla, ne kadar sürede ve hangi niyetle şekillendirildiğinde aranır. Maharet; ortak tezgâhta iş üretirken o esere kendi kimliğini katabilmek, kendi zanaat mührünü vurabilmektir.
Bir şeyi kopyalayıp yapıştırmak bir tekâmül, bir olgunlaşma gerektirmez. Tüketmeyi bilmek, kopyalamak için yeterlidir. Varsayalım önümüze bir yapay zekâ komutu düştü: Onu olduğu gibi alıp papağan gibi kullanmak ile o komutu kendi muhakemenden, felsefenden, estetik süzgecinden geçirerek geliştirmek arasındaki uçurumu ancak hakiki zanaatkârlar fark edebilir.
Mesuliyetten Kaçış ve Pabucun Dama Atılması
Bir de meselenin görünmeyen, fakat en tehlikeli boyutu var: Mesuliyet.
Viral bir akım başlatmak ya da o akımın parçası olmak, sorumluluğu görünmez bir kalabalıkla paylaşmaktır. Bugün internette birilerini linç edenler, ekrana binlerce sentetik çöp görsel ya da dezenformasyon boca edenler; yarın hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar. Neden? Çünkü çoktan o kalabalığın içine karıştılar, yüzlerini görünmez kıldılar, sorumluluktan sıyrıldılar.
Oysa Ahilik ocağında bir esnaf, bir zanaatkâr kusurlu bir iş çıkarsa; ertesi gün dükkânını açamazdı. Açsa bile kimse ondan bir şey almazdı. Malın kusuru ayan beyan ortaya konur, “pabucu dama atılırdı”. Şahsiyet, yaptığı işin mesuliyetini tek başına üstlenebilme cesaretidir.
Bugün yapay zekâ ve viral akımlar; insanlara zahmetsiz bir aidiyet ve ucuz bir özgünlük pazarlıyor. Aynı komutlar, aynı filtreler, aynı renkler…
Sonra bir gün sesini duyurmaya kalktığında bir de bakıyorsun ki: Sesin, herkesin sesiyle tıpatıp aynı çıkıyor.
Önümüze Düşen Bir Sonraki Akım
Bir dahaki sefere ekranınıza yeni bir viral akım düştüğünde, o parıltılı filtreye uzanmadan önce lütfen bir an durup düşünün:
O hazır komutu kopyalayıp içine kendi yüzümü yapıştırdığımda sahiden ben mi kalıyorum?
Yoksa üç beş etkileşim ve birkaç beğeni uğruna, o tektipleşme makinesinin dişlileri arasında şahsiyetimi mi kaybediyorum?
Eğer bu soru zihninizde ufak da olsa bir çatlak açtıysa, tezgâhımızın çerağı amacına ulaşmış demektir.
Çünkü kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır; mühim olan, herkesin birbirine benzediği bir pazarda kendi mührünle, haysiyetinle ve zanaatınla ayakta durabilmektir.

Yorum Yaz