Bir şehir hakkında bir şeyler yazmaya veya dile getirmeye niyetlendiğimde ilk aklıma gelen, Hacı Bayram-ı Veli’nin şu beyti oluyor:
Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde
Ömer Türker’in de dediği gibi bazı kalıplaşmış ifadeler büyük metafizik idraklerin hülasası gibidirler. Biz ne kadar şey anlatırsak anlatalım hazretin bir beyti kadar tesirli olmayacaktır. Haddimizi bilerek biz yine de anlatalım, umulur ki bize veya bir başkasına hayrı dokunur.
Hazretin “ben dahi yapılır oldum” dediğini “insan şehri inşa eder, sonra da şehir insanı inşa eder” şeklinde tefsir ediyorum.
Yaşadığımız şehrin taşı, toprağı, insanı… Elbette üzerimizde büyük tesirler meydana getiriyor. Beni ben yapan şehirlere benim şehirlerim diyorum. Uzun zamandır yazmak niyetindeydim ancak zihnimde daha da toplanmasını beklerken unutmaktan imtina ederek bir yerden başlamak gerektiğine kanaat getirdim.
Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin beyti ile başladığım bu yazıyı liseyi yatılı olarak okumak üzere gittiğim Ankara’yı anlatarak devam etmek istiyorum. Ancak bu benim Ankara’m olacak.
Daha ilkokul yıllarımdı, hatırlıyorum; babam, (benim de yakın zamanda babam vesilesiyle tanıştığım) Hüseyin Yorulmaz’ın “Bir Neslin Önderi Celal Hoca” kitabını okumuş ve çok etkilenmişti. O zamanlar Kastamonu’nun şirin ve doğal güzellikleriyle öne çıkan Pınarbaşı ilçesinde yaşıyorduk. Liseye geçmeme henüz 4-5 yıl olmasına rağmen, o zamanlar imam hatip ortaokulu ve her şehirde proje imam hatip gibi imkânlar da olmadığından İstanbul’da iyi bir imam hatip lisesinde okumayı bu vesileyle gözüme kestirmiş oldum. Başka bir ihtimal düşündüğümü hatırlamıyorum. Bu süre zarfında önce Bolu’ya taşındık, ortaokulu orada tamamladım. Lise tercihleri sırasında yeniden Kastamonu’ya dönecektik ki babam liseyi Ankara’da okuyup üniversitede İstanbul’u hedefleyebileceğim şeklinde bir yönlendirmede bulundu. Ben de bu şekilde hareket ederek Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni tercih ettim. Planın sonrasında bazı çalkantılar olsa da hayat karşımıza nerede, ne çıkarır bilinmez. Araya bir Konya bir de Trabzon sıkıştırarak bu süreçte İstanbul’u da es geçmedik. Velhasıl, yaklaşık 4 yıla tekabül eden Ankara serüvenim bu şekilde başladı.
Taşrada büyümenin birçok avantajı ve dezavantajı vardır elbet. Ancak ben bunun bana sağladığı, bir şehrin bütün sokak aralarını dolaşarak özgürce keşfetme dürtüsünü ve rahatlığını önemsiyorum. Ankara’ya gittiğim ilk haftalarda serbest vaktim okul dolayısıyla kısıtlı olmasına rağmen en merkezi muhitlerin güzergâhlarını keşfetmeye (yürüyerek) başlamıştım. Başta tek başıma olsam da zaman içerisinde gerek yurttan, okuldan gerek etkinliklerine katıldığım sivil toplum kuruluşlarından edindiğim arkadaşlarımla da yoldaşlık eder, büyükşehrin kendine has avarelik görgüsünü bu şekilde edinir olduk.
İçerisinde bulunduğum lise ortamı muhtemelen ne Ankara’daki diğer liselere ne de genel anlamda diğer imam hatip liselerine pek benzeyen bir yerdi. Yurtta kalmak mecburiyetinde olmasaydım olumsuzlukları daha kolay bertaraf edebilirdim sanırım. İlkokul yıllarından beri şehir dışında imam hatip okumaktan başka bir şey düşünmeyen, bunun heyecanını taşıyan benim gibi liseli bir genç için kurumsal anlamda hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim. Ancak siz güzeli arayın, güzel gelir sizi bulur. Okulun bize sağladığı ortam, ummadığımız kişilerden içten içe samimiyetsizlik nevinden birçok hasleti bize derinden hissettirse de birçok dostluğa da vesile oldu. Nihayetinde hepsi birer tecrübedir, bunu o yaşlarda yaşamış olmak da hayata ve insanlara dair daha kolay kanaat sahibi olmamızı sağlamıştır diye umuyorum.
TRT2’nin severek takip ettiğim programlarından olan “Sanatçının Şehri”nde ilgiyle takip ettiğim yazar Gökhan Özcan’ın Ankara üzerine bir bölümünün yayınlandığını görünce hemen kulaklığımı takıp Beylerbeyi’nden Üsküdar sahiline yürürken dinlemiştim.
“Ankara kollarınızı açtığınızda ellerinizi kavuşturabildiğiniz, kendiniz olmanıza imkân tanıyan bir şehir”
ifadesi hoşuma gitmişti. Bunu söylerken İstanbul ile mukayese ediyordu, ben de an itibarıyla İstanbul’daydım. Bir şehir başka insanlara başka yüzlerle görünebilir. Evet, İstanbul akışa kapılıp yönünüzü dahi tayin etmenize fırsat bırakmadan sizi sürükleyen bir şehir; ancak ben Ankara’da bulunduğum zamanı gözden geçirdiğimde beni kendim olmaktan bu kadar uzaklaştıran, bulunduğum ortamda var olabilmek için hoşnut olmayacağım belirli bir kalıba mecbur bırakan başka bir zaman yaşamadığımı söyleyebilirim.
Bürokrasi ve siyasetin derin samimiyetsizlik ağına düşmediğiniz takdirde Ahiler şehri kadim Ankara size hakiki mekânları ve samimi dostluklarıyla kucak açacaktır elbet. Şimdilerde güzel hatıralarımızı teneffüs edebileceğimiz; şehri şehir yapan, anlamlı kılan mekânlarda manevi büyüklerin ruhaniyetinden de nasipdar olmayı umarak; şehirle ve muhabbet ehli dostlarla muhabbetimizi tazeleyerek yola devam ediyoruz.

Yorum Yaz