Bir Davetin İzinde: Umre Günlüğü

Ahmet Aydın 06 Nis 2026 10 dk okuma
PAYLAŞ

Bazı yolculuklar biletle başlamaz, kalpte başlar. İnsanın içinden o mukaddes beldelere gitme arzusu hep geçse de, bu meseleler bazen zihni kurcalayan “acabalarla” şekillenir. “Acaba Allah benim gelmemi istemiyor mu, yoksa vakti mi değil?” sorusuyla umut ve tereddüt arasında kalır insan. Nihayet yola revan olma vakti gelip uçağa binildiğinde, o baştaki heyecan yerini derin bir suskunluğa bırakır. Kelimeler içten çekilir; geriye sadece kavuşma niyeti ve “Allah’ım, beni evine ulaştır” diyen o sessiz dua kalır.

Medine’ye inip Mescid-i Nebevî’nin kapısından içeri girmek, her zaman sadece bir mekâna dâhil olmak manasını taşımaz; insanın iç dünyasındaki manevi bir değişikliğe de delalet eder. Medine’nin havasında öyle bir sükûnet vardır ki, o dinginlik insanın kalbine usulca oturur. Mescide girip ilk namazımı en ön safta kılarak bu huzura dâhil oldum. Etrafımda her ırktan, her milletten cemaatin bulunması, bu muazzam kalabalığın ortasında yalnızlık ve sükûnet üzere ibadet etmek tarifsiz bir duyguydu.

Medine’de unutamadığım en büyük hadiseler ise Ravza-i Mutahhara’da yaşandı. Döneceğimiz günün son akşamı yürekten, derin bir arzuyla, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) biraz daha yakın olabilmek için sessiz bir duada bulundum. Çoğu zaman insanların dışarıdan selam verip çıkış kapısına yöneldiği o alanda, herkese açılmayan bir iç yol vardır. Tam o esnada bir görevli beni işaret edip, “Buraya gelin, buradan geçin” deyiverdi. İçimden geçen o arzu, önümde sır gibi bir kapı olarak açılmıştı. O an hissettiğim tarifsiz duygular eşliğinde, Allah’ın indinde unutulmayan bir kul olarak hatırlandığımı hissederek bu manevi şehre veda etmeye hazırlanıyordum.

Kadim Hatıralar ve Ecdadın İzleri

Medine’deki sükûnet dolu anlarımıza, İslam tarihinin canlı şahitleri olan ziyaret yerleri de eklendi. Dışarıdan bakınca mütevazı bir mescit gibi görünen Mescid-i Kubâ’nın asıl ağırlığı, sinesinde taşıdığı o muazzam hatıradan geliyordu. Uhud Dağı’nın eteklerine, diğer adıyla Ayneyn Tepesi olarak bilinen Okçular Tepesi’ne geçtiğimizde ise o günleri derin bir tefekkürle yâd ettik. Şehitlik abidesinin yanında dururken, “yetmiş şehidin” aziz hatırasının yüreklerimizde bıraktığı ağırlığı derinden hissettik ve hemen oradaki mescitte dualarımızı edip ayrıldık.

Ziyaret rotamızdaki bir diğer önemli durak, kıblenin Mescid-i Aksa’dan Kâbe’ye nasıl döndüğünün uygulamalı olarak anlatıldığı Mescid-i Kıbleteyn oldu. Dışarıdan bakıldığında bu ziyaretlerin dikkat çeken tarafı az gibi görünse de, içeriden bakınca insanın ruhunda bıraktığı iz çok büyüktür.

Medine topraklarında adımlarken ecdadımızın zarif izleriyle karşılaşmak ise ruha ayrı dokunan bir başka güzellikti. Sultan II. Abdülhamid tarafından 1900–1908 yılları arasında Şam-Medine hattında inşa ettirilen Hicaz Demiryolu, tarihimizde bu topraklara duyulan hürmetin en somut nişanesidir. Ülkemizin girişimleriyle istasyon binasının ve dışarıdaki vagonların bir müzeye dönüştürüldüğünü görmek gurur vericiydi.

Bu tarihi istasyon müzesini gezdikten sonra, hemen yanı başındaki Amberiyye Camii’nde namaz kıldık. Caminin mimarisi, Anadolu’daki son dönem Osmanlı camilerine benziyordu. Sultan Abdülhamid’in, Peygamber Efendimiz’i (s.a.s.) rahatsız etmemek ve gürültüden korumak maksadıyla Medine sınırlarına yaklaşılırken rayların altına keçe döşettiğine dair kaynaklarda yer alan rivayetler ise, ecdadın taşıdığı o emsalsiz edebin hafızalardan silinmeyecek bir tezahürüydü.

Kutsal Beldeye Doğru: Mikat Sınırı ve İhram Hâlleri

Medine’deki sükûnet dolu zamanlarımızın ardından, içimden geçenlerin “kabul”e yakın bir ikram olduğu hissiyle Mekke’ye, o yeni manevi serüvene doğru yola çıktık. Zülhuleyfe’deki mikat sınırına vardığımızda, bizi ihrama girme telaşı karşıladı. Üzerimizdeki dikişli kıyafetleri çıkarıp ihramlarımızı giydik; yalnızca belimizde ihtiyaç için taşıdığımız bir kemer bulunuyordu. Oradaki mescide girip namazımızı kıldıktan sonra en mühim adımı atarak niyetimizi ettik. Zira ihramın farzı ikidir: Biri niyet etmek, diğeri ise telbiye getirmektir. Bu ikisinde bir eksiklik olursa umre ibadeti sıkıntıya girebilir, hatta geçersiz dahi sayılabilirdi.

Mekke’ye uzanan yolda yüzümüzde tebessüm bırakan tatlı hatıralarımız da oldu. Mikat sınırına yaklaşırken bize, “Son kahvelerinizi için, ihramlıyken kahve içilmiyor” şeklinde bir uyarıda bulunmuşlardı. Araştırmalarıma rağmen böyle bir kural bulamasam da, mezhepsel farklılıklar olabileceği düşüncesiyle uyarılara uyarak kahveyi bıraktık ve yola çayla devam ettik. Akşam namazına doğru çıktığımız yolculuğumuzda, bir mola yerinde Kızıldeniz’in mahsullerinden sunan bir balık lokantasına uğradık. İhramlıyken suda yaşayan canlıları yemenin helal olduğunu özenle araştırıp teyit ettikten sonra gönül rahatlığıyla yemeğimizi yedik.

Yaklaşık beş saat süren yolculuğun ardından, saatler gece yarısını gösterirken nihayet kalplerin asıl durağı olan Kâbe’ye vardık. Çok yorulmuştuk ama aklımızda umremizi ifa etmekten başka bir düşünce yoktu. Arabadan inip sayısız kapıdan hangisinden geçtiğimizi dahi fark edemeden kalabalığa karıştık ve Kâbe’nin bulunduğu metâf alanına ulaştık. Medine’nin dinginliğine karşın Kâbe, insanı adeta sarsan bir kalabalığa sahipti. Ağlayan insanlar, yükselen dualar ve bitmek bilmeyen adımlar arasında ilk başta odağımı veremiyor hissine kapılsam da, içimdeki o özel duayı ederek Kâbe’nin o muazzam atmosferine dâhil oldum.

Metâf’ın Kalbinde Saklı Dualar ve Sa’y

Kâbe’yi ilk gördüğümde içimden kopup gelen o özel duamı, yedi şavtlık tavaf boyunca kalbimden süzerek tekrar ettim. Bu duayı kimsenin bilmesini istemiyordum; zira insan sırrını vermekte cimri olmalıdır, aksi takdirde bu konuda cömert davranırsa zelil duruma düşebilir. Etrafımdaki o muazzam hareketliliğe rağmen, beni yaratan ve yaşatan Rabbimin huzurunda kimsenin konsantrasyonumu bozmasına izin vermeden tavafımı tamamladım.

Tavafın ardından, toplamda üç kattan oluşan Safa ile Merve alanına geçerek sa’y ibadetimizi ifa ettik. Yoğunluk sebebiyle üst katlar tercih edilse de ben, atmosferini çok daha derinden hissettiğim bariyerlerle çevrili zemin katı tercih ediyordum. Safa’dan Merve’ye dört kez gidiş, Merve’den Safa’ya üç kez dönüş şeklinde gerçekleştirdiğimiz bu ibadette, yeşil bölge olarak adlandırılan alanda hafif tempoda koşuyorduk. Bundaki gayemiz, Hacer Validemizin su arayışındaki o mukaddes telaşını ve sabrını anmaktı. Dualarla geçen o gün, yürüdüğümüz mesafe 9-10 kilometreyi bulmuştu.

Hicr-i İsmail’de Niyaz ve Ecdat Yadigârı Altınoluk

Mekke günleri ilerledikçe uykusuz bir şekilde gece ibadetlerine yöneliyor, gece 12’de çıkıp sabah 10’a kadar Kâbe’nin yanında kalıyordum. Kimi zaman tavafın dış halkasından, kimi zaman ise iç halkasından döndüğüm şavtlarda, Ramazan’a kadar kapalı olduğu söylendiği için Hicr-i İsmail’in içerisine giremedim. Bunun yerine, hilale benzeyen Hatîm adındaki o duvarın hemen dışında durup dualar ettim. Her seferinde dudaklarımdan aynı yakarış dökülüyordu: “Allah’ım, beni boş çevirme.”.

Kâbe’nin üzerinde parlayan ecdat yadigârı Altınoluk ise ruhumuzu okşayan bir başka güzellikti. Sultan Abdülmecid devrinde, 1856-57 yıllarında yaptırılan bu eserin Türkiye tarafına bakması elbette tesadüf değildi. Ecdadımız, Kâbe’nin üzerinde biriken rahmet suyunun bizim topraklarımıza doğru akmasını düşünmüş; bunu bir bereket ve ihsan olarak görmüştü. Bu ince düşünce, ecdadımızın taşıdığı o derin ruhun Kâbe’deki bir mührü gibiydi.

Veda Tavafı ve İçsel Bir Dönüşümle Yurda Dönüş

Dönüş vakti olan 11 Ocak 2026 günü gelip çattığında, içimde bu topraklardan ayrılmak istemeyen garip bir his vardı. Son tavafımı ve sa’yimi eda ettikten sonra, tavaf namazını Kâbe’yi görerek kılmak istedim. Ancak sa’y esnasında dışarıda kaldığım ve o esnada namaz vakti girdiği için polisler beni metâf alanına tekrar almadılar. Uçağa geç kalma riskine rağmen, yanımdakilerin “Bu bölgede de olur” demesine karşılık, “Kâbe’yi görmek ve orada namaz kılmak istiyorum” diyerek ısrar ettim. Nihayet namaz bitip kapılar yeniden açıldığında içeri girdim; Kâbe’yi tam karşımda görecek bir pozisyonda namazımı kılıp duamı ettim. Bu sayede Mekke’den de, Medine’den de kalbim mutmain bir şekilde ayrılıyordum.

Cidde’den Ankara’ya doğru başlayan dönüş yolculuğumuzun ilk kısmı sakindi. Fakat uçağımızın en başından rötar yapması, Trabzon’a olan bağlantı uçuşumuzu tehlikeye sokmuştu. Ankara’ya indiğimizde adeta zamanla bir yarış, bir mücadele başladı. Gecikmeli ve hasarlı gelen bagajlar, çalışmayan sistemler ve ödenemeyen fazla bagaj ücretleri derken her şey üst üste geldi. Uçağın kapısının kapanmasına son 15 dakika kalmıştı ve biz hâlâ işlemlerle uğraşıyorduk. İşi bilen birisinin yardımıyla işlemler hallolunca hocama dönerek, “Hocam, ben önden gidiyorum. Kapıyı tutacağım” dedim ve koşmaya başladım. Koridorlardan, kontrol noktalarından nasıl geçtiğimi dahi hatırlamadan koşarak son saniyelerde uçağa bindiğimizde, yorgunluk sadece bedenimde değil zihnimde de birikmişti.

Yaklaşık 12-13 saat süren ve bizim için kesintisiz bir imtihana dönüşen bu yolculuk sonrasında nihayet Trabzon’a ulaştık. Yaşadığımız o stres dolu anları sonradan sevdiğim bir abime anlattığımda bana, “Oradan gönderilmek istenmemişsiniz” diyerek güzel bir yorumda bulundu. Bu latif yorum o kadar hoşuma gitti ki, yolda çektiğimiz tüm çileleri bir anda unutturuverdi.

Eve dönüp uzun bir uykunun ardından uyandığımda fark ettiğim en önemli şey, hayata bakışımın değişmiş olmasıydı. Bu yolculuk bana şunu öğretti: Bazı yollar insanı sadece başka bir şehre götürmez; insanın içindeki dağınıklığı da toplar. Asıl dönüş, uçağın inişiyle değil; insanın içinde yeniden duyduğu o sessiz cümleyle başlar. Eğer bir gün içinizden o mukaddes mekânlara “Acaba çağrılıyor muyum?” diye geçirirseniz, o cılız sesi asla küçümsemeyin. Çünkü bazı çağrılar insanın hayatını bütünüyle değiştirir; benim payıma düşen de işte buydu.

Yorum Yaz