Günlerden bir gün, hanımımın el maharetini ve sanata olan istidadını fark etmiş olmanın verdiği bir düşünceyle kendisinden küçük bir ricada bulundum:
“Yahu, efendime bir tablo yapsan ne güzel olur, değil mi?”
Benim bir temenni olarak dile getirdiğim bu sözü o, âdeta yerine getirilmesi gereken bir emir telakki etti. Muhabbetle, aşkla ve büyük bir heyecanla bu kıymetli hediyeyi hazırlamaya koyuldu.
Haftalar süren bir emek başladı. Kimi zaman boyun ağrıları, kimi zaman bilek sızılarının eşlik ettiği bu çalışma, sabırla ve muhabbetle nihayete erdi. Nihayet tablo tamamlandı ve emaneti sahibine ulaştırmak üzere efendimin huzuruna vardım.
Tabloyu görür görmez gözlerinin içinin güldüğünü müşahede ettim. Sanki karşısındaki yalnızca renklerden, şekillerden ve el emeğinden meydana gelmiş bir eser değildi. O tabloda, mazinin hatıralarına açılan bir kapı vardı. Bir müddet sonra kendileri de tablonun kendilerini eski zamanlara götürdüğünü ifade buyurdular. Kızlarına hayır duaları ederek teşekkürlerini ilettiler.
O tebessümün gönlümüzde bıraktığı tesiri tarif etmek pek kolay değildir. Sanki içimizde bir bahar havası esmiş, gönül bahçemizde kuşlar ötüşmeye başlamıştı. Fakat bütün bu güzelliklerin ardından işittiğimiz bir hitap vardı ki bizim için asıl mühim olan da oydu:
“Devam edin!”
İşte bu iki kelime, bizim için yalnızca bir teşvik değil, aynı zamanda muhabbetle tutulacak bir istikamet oldu. O güne kadar araştırdığımız, alâka duyduğumuz ve gönül verdiğimiz tasavvufî mirası tablolar vasıtasıyla anlatmaya; geçmişten bugüne intikal eden o mânevî iklimin izlerini tuvale nakşetmeye karar verdik.
Yaklaşık iki yıl evvel böyle bir niyetle çıktığımız bu yolculuk, el’an devam etmektedir. Bizler araştırmakta, okumakta ve fikirler ortaya koymakta; hanım ise bütün bunları sabırla, ince bir işçilik ve el emeğiyle esere dönüştürmektedir. Böylece birimizin zihninde şekillenen düşünce, diğerinin elinde renk ve suret bulmaktadır.
Bu uzun girizgâhla sizleri yazımıza misafir edebildiysek artık asıl maksadımıza geçebiliriz.
Arzu ederiz ki bundan böyle hazırladığımız tablolardan hareketle, tasavvuf yollarında kullanılan tarikat çeyizlerini, bunların tarihî hususiyetlerini ve taşıdıkları sembolik mânâları, ilmimiz ve idrakimiz nispetinde, acizane naklederek sizlerle paylaşalım. Zira tekke ve tarikat kültüründe kullanılan her eşyanın, zahirde görünen şeklinin ötesinde bir geçmişi, bir usulü ve çoğu zaman bir mânâsı vardır.
Gönlümüzden geçen, bu yazıların ilkinde Halvetiyye yolunu ele almaktır. İnşallah sonraki yazılarımızda bu büyük irfan mektebinden neşet eden kolları, onların kendilerine mahsus usul ve erkânını, tâc-ı şerîflerini ve diğer tarikat çeyizlerini de anlatmaya gayret edeceğiz.
Halvetiyye Yoluna Dair
Halvetiyye, Ömerü’l-Halvetî Hazretlerine nispet edilen köklü tasavvuf yollarından biridir. Bununla birlikte yolun asıl teşekkülü, usul ve erkânının sistemleşmesi ve geniş bir coğrafyaya yayılmasında Pîr-i Sânî unvanıyla anılan Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî Hazretlerinin büyük hizmetleri olmuştur.
Yahyâ-yı Şirvânî Hazretlerini yâd etmişken kendilerinin kıymetli eseri Vird-i Settâr‘ı zikretmeden geçmek de uygun olmaz. Halvetiyye geleneğinde müstesna bir yere sahip olan bu virdin, bilhassa sabah namazından sonra okunması pek çok Halvetî kolunda âdet hâline gelmiştir. Nesiller boyunca dervişlerin dilinde ve gönlünde yer bulan bu eser, yolun mânevî terbiyesinde de mühim bir mevki kazanmıştır.
Halvetiyye, zaman içerisinde geniş bir coğrafyaya yayılmış, pek çok beldede tekkeler kurmuş ve nice büyük mutasavvıfın yetişmesine vesile olmuştur.
Bu büyük yolun tarihî gelişiminde dört ana kol hususiyetle zikredilir:
- Rûşeniyye
- Cemâliyye
- Ahmediyye
- Şemsiyye
Bu kollardan zamanla başka şubeler de neşet etmiş; her biri kendi usul ve erkânı içerisinde Halvetî irfanını yaşatmaya gayret etmiştir. Bunların tafsilatını, inşallah, sonraki yazılarımıza bırakalım.
Bizim bu yazıdaki asıl mevzumuz ise hazırladığımız tablolarda da hususiyetle yer verdiğimiz tâc-ı şerîflerdir.
Tâc-ı Şerîfin Kısımları ve Istılahları
Tâc-ı şerîfin mânâ dünyasına girmeden evvel, bu yazıda ve daha sonra kaleme alacağımız diğer yazılarda sıkça karşılaşacağımız birtakım tabirleri izah etmek yerinde olacaktır.
Tâc-ı şerîfin üst kısmına kubbe, başa oturan ve sarığın çevresine dolandığı alt bölümüne lenger yahut asabe, ön cihetine ise mihrap denilir. Tâcı meydana getiren ana dilimlerin her biri terk adıyla anılır. Bilhassa Halvetî tâclarında bu dilimlerin içerisinde yer alan dikiş ve çizgiler, Arap alfabesindeki dâl harfiyle irtibatlandırıldığından dal yahut dâl diye isimlendirilir.
Tâcın çevresine sarılan sarığa destar, bu sarığın aşağıya doğru bırakılan ucuna taylasan denilir. Şâbâniyye geleneğinde destarın ön cihetinde bulunan ve kendine mahsus bir görünüş arz eden parçaya ise risâle adı verilir.
Bu tabirler ilk bakışta yalnızca bir serpuşun bölümlerini tarif ediyor gibi görünse de tekke kültüründe bunların her biri, şekil ve usul bakımından olduğu kadar kendilerine yüklenen mânevî işaretler bakımından da önem taşır.
Zira tâc-ı şerîf, dervişin başına koyduğu sıradan bir başlık olarak görülmemiş; mensup bulunduğu yolun âdâbını, terbiyesini ve mânevî mesuliyetini hatırlatan bir alâmet kabul edilmiştir.
Halvetî Tâcında Dört Terk ve Kırk Dal
Halvetiyye geleneğinde yaygın olarak tarif edilen tâc-ı şerîf, dört terkli ve kırk dallı bir yapıdadır.
Bu şeklin meydana gelişi ve taşıdığı mânâ hakkında çeşitli rivayet ve izahlar bulunmaktadır.
Nitekim Pîr Ömerü’l-Halvetî Hazretlerinin art arda kırk erbaîn tamamladığı ve nihayetinde kendilerine Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından mânen tâc ihsan edildiği rivayet olunur.
Halvetî tâcındaki dört terk ve kırk dal ise seyr ü sülûkün merhalelerine, nefsin terbiyesine ve insanın kemâle doğru yolculuğuna işaret eden remizler olarak yorumlanmıştır.
Bu hususta yapılan izahlardan birine göre dört terk, nefsin dört mertebesine; kırk dal ise bu mertebelerde aşılması gereken kırk menzile işaret eder. Etvâr-ı Seb‘a diye anılan ve nefsin yedi tavrını esas alan terbiye anlayışı içerisinde, burada ilk dört mertebe üzerinden kırk menzillik bir tasnif yapılmaktadır.
Bu dört mertebe sırasıyla nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime ve nefs-i mutmainnedir.
Birinci On Menzil: Nefs-i Emmâre
Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe sevk eden, hevâ ve heveslerinin peşinden sürükleyen nefsin mertebesidir.
Bu mertebede dervişin terk etmesi gereken on husus şöyle sıralanır:
- Hubb-i dünyâ: Dünyaya aşırı muhabbet ve bağlılık.
- Kizb: Yalan söylemek.
- Hased: Başkasındaki nimetin yok olmasını istemek.
- Kibr: Kendisini başkalarından üstün görmek.
- Gazap: Öfkenin esiri olmak.
- Nefsâniyyet: Nefsin benlik ve kötü temayüllerine tâbi olmak.
- Nifak: İkiyüzlülük ve insanlar arasında fitneye sebebiyet vermek.
- İşret: İçki ve ölçüsüz eğlenceye düşkünlük.
- Cehl: Cehalet ve hakikatten gafil olmak.
- Necl: Metinde erkek evlat mânâsıyla zikredilen tabir.
Bu ilk on menzil, insanın kendi nefsindeki kötü temayülleri tanıması ve onlardan uzaklaşmaya gayret etmesi bakımından değerlendirilir. Buradan çıkması şarttır.
İkinci On Menzil: Nefs-i Levvâme
Nefs-i levvâme, işlediği kusurlar sebebiyle sahibini kınayan, hatasını fark edip nedamet duyan nefsin mertebesidir.
Bu mertebede kalbin tezkiyesi, yani kötü sıfatlardan arındırılması ön plana çıkar.
İkinci on menzil şöyle sıralanır:
- Tamah: Açgözlülük ve doymazlık.
- Ucb (Aceb): Kişinin kendisini ve amellerini beğenmesi.
- Gıybet: İnsanları arkalarından çekiştirmek.
- Mekr: Hile ve aldatma.
- Hased: Başkasının nimetini kıskanmak.
- Riyâyı terk: Gösterişten ve amellerini başkalarına beğendirme arzusundan uzaklaşmak.
- Tevbe: İşlenen günahlardan pişmanlık duyarak Hakk’a yönelmek.
- İnâbet: Samimiyetle Allah’a dönmek ve kullukta sebat göstermek.
- Perhiz: Nefsin arzularına karşı ölçülü ve ihtiyatlı davranmak.
- Riyâzet: Nefsi terbiye maksadıyla meşru ölçüler içerisinde arzularını sınırlandırmak.
Bu mertebede kul, yalnızca kötü fiillerini değil, o fiilleri doğuran niyet ve temayüllerini de sorgulamaya başlar.
Üçüncü On Menzil: Nefs-i Mülhime
Nefs-i mülhime, insanda hayra yönelik ilhamların ve mânevî idrakin belirginleşmeye başladığı mertebe olarak tarif edilir.
Bu mertebenin on menzili, ubûdiyyet yani kulluk şuuru çerçevesinde ele alınır:
- Havf: Allah’a karşı saygı ve mesuliyet duygusundan doğan korku.
- Huşû: Hakk’ın huzurunda gönlün tevazu ve sükûna ermesi.
- Vera‘: Haramdan ve şüpheli şeylerden titizlikle sakınmak.
- Tebdîl: Kötü hâl ve alışkanlıkları hayırlı olanlarla değiştirmek.
- Recâ: Allah’ın rahmetinden ümitvar olmak.
- Rağbet: Hakk’ın rızâsına ve hayırlı amellere gönülden yönelmek.
- İhlâs: Kulluğu gösterişten arındırarak yalnızca Allah rızâsı için yapmak.
- Tefekkür: Yaratılış, insan ve ilâhî hikmetler üzerinde düşünmek.
- Uzlet: Kalbi meşgul eden lüzumsuz alâkalardan uzaklaşmak.
- Zühd: Dünyanın geçici zevklerine gönülden bağlanmamak.
Burada dervişin gayreti, yalnızca kötülüklerden uzak durmakla sınırlı kalmaz. Gönlünü güzel hasletlerle mamur etmeye ve kulluğunu ihlâsla derinleştirmeye yönelir.
Dördüncü On Menzil: Nefs-i Mutmainne
Nefs-i mutmainne, Allah’ın zikri ve O’na teslimiyetle huzur bulan nefsin mertebesidir.
Bu mertebeye ait on menzil ise şöyle sıralanır:
- Sahâvet: Cömertlik.
- Kanaat: Sahip olduklarına razı olmak ve açgözlülükten uzaklaşmak.
- Teslim: Allah’ın hükmüne gönülden boyun eğmek.
- Tevazu: Kendisini büyük görmemek, alçak gönüllü olmak.
- İstikamet: Hak yolunda doğruluk ve sebat üzere bulunmak.
- Sabır: Musibet ve meşakkat karşısında kulluk edebini muhafaza etmek.
- Hayâ: Allah’a ve insanlara karşı utanma ve edep duygusu taşımak.
- Rızâ: İlâhî takdire gönül hoşluğuyla razı olmak.
- Edep: Hâl ve davranışlarda kulluğun gerektirdiği ölçüyü gözetmek.
- Tevekkül: Sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi Allah’a havale etmek.
Böylece dört mertebede toplam kırk menzil tamamlanmış olur.
İşte Halvetî tâcındaki kırk dalın, bu kırk menzili hatırlattığı ifade edilir. Bu yorumda dervişin başına koyduğu tâc, geride bıraktığını iddia ettiği bir yolun değil, nefsinde gerçekleştirmeye gayret ettiği ahlâkî değişimin nişanesi olarak anlaşılır.
Dört Kapı, Kırk Makam
Halvetî tâcının dört terkine dair yapılan yorumlar yalnızca nefsin dört mertebesiyle sınırlı değildir.
Tasavvuf geleneğinde geniş bir yer tutan şeriat, tarikat, mârifet ve hakikat anlayışı da dört kapı ve kırk makam şeklinde ele alınır.
Bu tasnife göre her kapının on makamı bulunur. Böylece dört kapıda toplam kırk makam meydana gelir.
Birinci Kapı: Şeriat
Şeriat kapısı, kulluğun zâhirî esaslarını, dinin emir ve yasaklarına riayeti ve insanın amelini sağlam bir temel üzerine kurmasını ifade eder.
Bu kapının on makamı şöyle zikredilir:
- İmân-ı fıtrî, imân-ı taklidî ve imân-ı istidlâlî.
- İlm-i Kur’ân, ilm-i hadîs, icmâ ve kıyas.
- Vaz‘-ı gasl ve tahâret-i kâmile.
- Savm, salât ve fürû‘-ı İslâm.
- Kesb-i helâl, cihâd ve şübehâttan ictinâb.
- Nikâhü’t-temettü‘ ve muharramât.
- Terk-i küfr-i amel-i ahlâk.
- Şefaat ve cümle mühlikâttan halâs.
- Yeme, içme ve giyimde helâle riayet.
- Emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker.
Bu makamların işaret ettiği esas, kulun imanını sağlamlaştırması, ibadetlerini yerine getirmesi, helâl ve haram hudutlarını gözetmesi ve hayatını ilâhî emirler doğrultusunda tanzim etmesidir.
Zira bâtınî terbiyenin temeli, zâhirî istikametten ayrı düşünülemez.
İkinci Kapı: Tarikat
Tarikat kapısı, şeriatın çizdiği hudutlar içerisinde nefsin terbiyesine yönelmeyi, zikir ve mücâhede ile gönlü arındırmayı ifade eder.
Bu kapının on makamı şöyledir:
- Şeyh-i kâmilin elinden ahd ve intisap almak.
- Şeyhin hukukuna riayet ve hizmet.
- Ahdi muhafaza ve telkine bağlılık.
- Zîneti terk ve mal ile canı Hak yolunda fedaya hazır olmak.
- Zikr-i dâim, râbıta ve vukûf-ı kalbî.
- İstikamet ve kesr-i nefs.
- Uzlet, halvet ve hayâ.
- Nefisle mücâhede, hevâyı terk ve fakr.
- Tevazu, muhabbet, aşk ve şevk.
- Murâkabe, muhâsebe ve tefvîz.
Bu mertebede derviş, yalnızca ibadetlerin zâhirî şekliyle değil, onların gönülde meydana getirmesi gereken tesirlerle de meşgul olur.
Nefsin arzu ve iddialarını azaltmak, hizmette bulunmak, zikri çoğaltmak ve gönlü mâsivâdan arındırmak bu terbiyenin esasları arasındadır.
Üçüncü Kapı: Mârifet
Mârifet kapısı, kulun kendisini, Rabbine karşı aczini ve varlık âlemindeki ilâhî hikmetleri daha derinden idrak etmeye yöneldiği mertebe olarak anlatılır.
Bu kapının on makamı, kaynakta yer alan tasnif esas alınarak şöyle sıralanır:
- Tasarrufun kısımları, tefekkür ve tezekkür.
- Riyâzet, letâif, murâkabe, tebeddül ve rağbet mârifeti.
- Mârifet-i hüviyye, teslim-i tâmme ve ahvâl-i memleket.
- Tevazu, yakîn, fakr ve kanaat mârifeti.
- Hikmet, firâset, tâzim, atş ve vücûd mârifeti.
- Berk, sırr-ı nefs, hakāik, mükâşefât ve müşâhedât mârifeti.
- Kabz, bast, sekr, temkîn, cem‘ ve tevhîd mârifeti.
- İttihad, a‘yân-ı sâbite ve eimme-i esmâ mârifeti.
- Sidretü’l-müntehâ, sırr-ı rubûbî ve şühûd mârifeti.
- Sırr-ı a‘zam, kutbiyyet-i kübrâ, cem‘u’l-cem‘, fütûh ve muhâtaba mârifeti.
Burada zikredilen tabirlerin her biri, tasavvuf ıstılahında ayrıca izaha muhtaçtır. Bunların tafsilatına girmek ise müstakil bir yazıyı gerektirecek mahiyettedir.
Şu kadarını söylemekle iktifa edelim ki mârifet, yalnızca birtakım bilgileri öğrenmekten ibaret değildir. Öğrenilen hakikatlerin kulun kalbinde idrak ve hâl olarak karşılık bulmasıdır.
Dördüncü Kapı: Hakikat
Hakikat kapısı, tasavvufî terbiyede kulun benlik iddiasından arınması, kulluk şuurunun kemâle ermesi ve Hakk’ın huzurunda bulunma idrakinin derinleşmesiyle ilişkilendirilir.
Bu kapının on makamı şöyle zikredilir:
- Fenâ, bekā, vücûd ve şühûd.
- Velâyet-i suğrâ ve safvet-i kalb.
- Velâyet-i kübrâ ve basîret-i kalb.
- Velâyet-i ulyâ ve gınâ-i kalb.
- Belâya sabır ve bekām-ı kalb.
- Hakikat-i temkîn, vuslat ve rü’yet.
- Hakikatü’l-muhabbet, murâkabe ve teveccüh.
- Hakikat-i tevekkül, tecellî ve huzûr-ı ilâhî.
- Hakikatü’l-Kur’ân ve salât, hakāik-i ilâhiyye.
- Hakikat-i Muhammediyye, iman ve lisan hakikatleri, enbiyâ sırları ve kayyûmiyyet.
Böylece dört kapı ve kırk makam anlayışı da Halvetî tâcının dört terk ve kırk dalına yüklenen mânâlardan biri olarak karşımıza çıkar.
Halvetî Tâcında Destar, Renk ve Giyme Usulü
Halvetî tâcının kubbesi ve terkleri kadar çevresine sarılan destarın da kendine mahsus bir usulü bulunmaktadır.
Halvetiyye geleneğinde destarın Cüneydî tarzda sarıldığı ifade edilir. Bu sarım şekli, tekke kültüründe belli bir usul ve erkân çerçevesinde tatbik edilen destar biçimlerinden biridir.
Halvetî tâclarında siyah destar kullanımı görülmekle birlikte zaman içerisinde tarikatın farklı kollarında destarın renginde birtakım değişiklikler meydana gelmiştir.
Siyah destar, bazı Halvetî geleneklerinde bilhassa pîrlik ve şeyhlik makamlarıyla ilişkilendirilmiştir.
Tâcın gövdesini ve görünen kubbesini meydana getiren, çuha diye anılan kumaş ise yaygın Halvetî tâcı tariflerinde beyaz olarak karşımıza çıkar.
Beyaz çuha ile siyah destarın birlikteliği, Halvetî tâcının bilinen şekillerinden birini meydana getirse de tâcın görünüşü, mensup olunan kola ve tarihî döneme göre farklılık gösterebilir.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da derviş arakıyyesi ile hilâfet tâcının birbirinden ayrılmasıdır.
Tekkeye yeni intisap eden bir tâlibe, yolun usulüne göre derviş takkesi yahut sade bir arakıyye verilebilir. Seyr ü sülûkünde belirli bir merhaleye ulaşanlara ise dallı arakıyye giydirildiği görülür.
Hilâfet tâcı ise bunlardan ayrı bir mahiyet taşır. Zira hilâfet, yalnızca bir serpuşun giyilmesi değil, aynı zamanda irşad vazifesine dair bir salahiyet ve mesuliyetin tevdi edilmesidir.
Bu sebeple hilâfet tâcı, şeyh tarafından salavat ve tekbirlerle giydirilir. Hırka ve icâzetnâme de bu merasimle irtibatlı olarak karşımıza çıkar.
Böylece tâc, yalnızca giyenin hangi yola mensup bulunduğunu gösteren bir alâmet olmaktan çıkar; onun üstlendiği vazifeyi ve taşıması gereken edebi de hatırlatır.
Şunu da unutmamalıyız ki burada verdiğimiz bilgiler, Halvetiyye geleneğine dair umumi tariflerdir. Asırlar boyunca farklı coğrafyalarda yaşamış, çeşitli kollara ayrılmış ve kendi içerisinde zengin bir kültür meydana getirmiş bu büyük yolun bütün tâc ve destarlarını tek bir tarif altında toplamak mümkün değildir.
Nitekim zaman içerisinde yolun büyükleri tarafından benimsenen usul ve uygulamalar, kolların kendilerine mahsus hususiyetleriyle birlikte birtakım farklılıklar kazanmıştır.
Bu sebeple her tâc-ı şerîfi kendi mensup bulunduğu kolun tarihi, erkânı ve mânevî geleneği içerisinde ele almak daha isabetli olacaktır.
Bir sonraki yazımızda, Halvetiyye’den neşet etmiş kollardan birini ve ona mahsus tâc-ı şerîfin hususiyetlerini ele almak niyazıyla…
Pîr Ömerü’l-Halvetî, Pîr-i Sânî Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî ve cümle Halvetî büyüklerinin himmet ve hayır dualarının üzerimize sâyebân olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz.
Muhabbet ve hürmetle…

Yorum Yaz